Son Yazılarım
Kategorilerim
Arkadaşlarım
Bağlantılarım
Satılık emlak, kiralık emlak, vefat ilanı, teşekkür ilanı, iş ilanlarından arta kalan sayfalarda da Paris Hilton'un verdiği frikikler, bol bol çıplak meme, popo görüntüleri sayesinde Playboy'a dönmüş Hürriyet gazetesini evime sokmam. Çünkü okunmaya değer yazıların oranı, okunmaya değmez yazıların yanında solda sıfır kalıyor.
Ama yine de köşe yazılarına, okur yorumlarına göz atmak için BAZEN internet sitesini tıklıyorum.
Geçenlerde gazetenin Ertuğrul Özkök adlı yazarının bir yazısını okuyunca gülmekten öldüm. 
Ertuğrul bey, gazetecilikte devrim yaptığını iddia ediyor.
Nasıl mı devrim yapmış?
Ayşe Arman gazeteciliği ile 
Yani "Alya kustu, Alya Ağladı, Alya sıçtı" yazıları...
İyi de bu tür yazılar devrim olmadığı gibi, yeni bir şey değil ki ,
Blog dünyası bunu yıllardır yapıyor, blogların amacı da bu.
Gülmemim tek sebebi bu değil.
Efendim Ayşe Arman bir cinayetle ilgili yazı yazmış.
Eeee, yazmasın mı?
Belediye de her akşam çöplerimizi topluyor.
Teşekkür mü edeyim?
Ya da sağlık ocağındaki doktor karneme "aspirin" yazdı diye önünde 3 kez secdeye mi varayım?
Galiba Ertuğrul Özkök, bir gazetecinin normal yapması gereken görevlerini yapmasını olağanüstü bir şey sanıyor. E, bu doğal çünkü 'Ayşe Arman gazeteciliği' diye nitelendirdiği "Alya kustu, Alya ağladı, Alya sıçtı" yazılarına o kadar alışmış ki, Ayşe Arman hanım, toplumu ilgilendiren bir haber yapınca şaşırmış!
Gazete ile blog arasında FARK olması gerektiğini söylemekten dilimde tüy bitti. Gazetede Ayşe'nin, Fatma'nın günlük hayatlarını okumaya meraklı değilim, beni hiç ilgilendirmiyor,
Serdar Turgut diye bir yazar da - söylemeye dilim varmıyor "sevgili pipisi" konusunda yazılar yazıyormuş! 
Serdar Turgut'un pipisinden okurlara ne? Okurlar sünnetçi mi? Ne ayıp! 
Çok komik bir şey daha yazmış Ertuğrul bey
Meğerse amacı Hürriyet'i sitcom gazete yapmakmış!
Tebrikler, yapmış! Hürriyet gazete değil, tam bir sitcom!
Avrupa Yakası ! Yakında Dilber hala gazeteciliği de bekliyoruz.
" terlledim haaaa" yazıları yazsın
Günlük hayatlarınızı yazmak istiyorsanız, bir gazetede köşe yazarı olmanıza ne gerek var?
Ama tabii o zaman adama maaş vermezler!
Hem gazeteyi blog olarak kullanacaksınız,
Hem de üstüne maaş alacaksınız, yeme de yanında yat!
Sitcom gazetenin yazarlarından Ayşe Arman hanım çıplak pozlar vermiş, şaşırmadım diyorum ya gazete değil sanki Howard Hughes'un seks imparatorluğu! Haftanın bir günü herkes anadan doğma çalışsa, ya da kadın çalışanlar kafalarında tavşan kulağı, üzerlerinde bikiniyle çalışmaya başlasalar da şaşırmam.
Bu yazıyı yazmamın sebebi: Hürriyet yazarlarını çok kıskanıyorum
Beni niye bu sitcom gazeteye yazar yapmıyorlar diye kıskançlıktan çatlıyorum
Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!
Sevgili arkadaşlar bu aralar toplumdaki kokuşmuşluk dışındaki konularda yazmak içimden gelmiyor...
Aşağıya yazacağım konunun da kokuşmuşlukla ilgisi var ve sevgili arkadaşım http://newbahar.blogcu.com ilham verdi bu konu için. Naçizane yazısını okumanızı tavsiye ederim, harika yazmış, eline sağlık.
‘Recep İvedik’ denen suratına kıllar yapıştırılmış, iğrençlikler yapan yapan yaratığa gülmemiz bekleniyor!
Ama ben onu anlatmayacağım zaten sevgili arkadaşım o konuyu yeterince ve hakkıyla anlatmış.
Arkadaşımın yazısı bana ilham verdi ne hakkında mı? ‘Türk filmleri' hakkında.
Şimdi benim henüz 22 yaşındaki sevgili yeğenim Avrupa sinemasını sever, bense ona bu konuda asla katılmam. Tek,tük istisnalar haricinde sinema denince Hollywood’un üzerine kimseyi –buna ülkemiz dahil- tanımadığımı savunurum.
Bu bir aşağılık kompleksi değil, İngiliz, Fransız ve başka ülkelerin filmlerinde de iş yoktur, yetenekleri yok, bizim de yeteneğimiz yok, bunu kabul etmek en iyisi.
“Önyargılısın” diyebilirsiniz ama Türk filmlerine gitmem. Zamanıma ve parama yazık.
Ya sevgili arkadaşlar, ismi “Piyano Piyano Bacaksız” olan bir filme üstüne para verseler gitmem!
İsmin ne önemi var demeyin, çok önemi var, bir filme doğru dürüst bir isim koymasını bile beceremeyecek kadar yeteneksiz, böyle garip, tuhaf, anlaşılmaz bir ismi yaptığı filme isim olarak yakıştıran birinin filminden haz almayacağımı, seyretmeye değmeyeceğini bilirim.
Şöyle bir düşünüyorum 'Piyano piyano bacaksız' ne anlama gelir diye...
Piyano denince gözümün önüne bildiğimiz piyano geliyor,
Bacaksiz içinse, kısa boylu bir çocuk.. ya da bacakları olmayan bir adam da gelebilir...
Yoksa ayakları olmayanbir piyano mu var? Yani bacaksız bir piyano mu? Ya da piyano İtalyanca 'yavaş' anlamına da geldiğinden "piyanoyu yavaş yavaş çal bacaksız çocuk" mu demek?
Niye Türkçe değil? Hoş ismi "Yavaş yavaş bacaksız" olsa da o filme gitmem!
İlginç bir isim olsun diye düşünülmüş gerçekten çok ilginç olmuş o kadar ilginç ki, ismi bile gitmemem için yeterli sebep teşkil ediyor
Kız kardeşim benim kadar ön yargılı değil, o yüzden de bir ara “Uzak”a gitmişti, kızı afakanlar basmış. “abla, yarım saat öyle hiç konuşmadan, duran insan suratlarını izledik” dedi. Valla iyi sabretmiş ben sinemadan çıkardım, hiç öyle sıkıntıya gelemem.
Yine vaktiyle televizyona Şahmeran gelmişti, içimden "salak bir filmdir mutlaka" dedim ama televizyonda başka izleyecek bir şey yok diye izledim. Zülfü Livaneli’nin filmiydi, baş rolde de Türkan Şoray oynuyor, iki ünlü isim. Ama iki ünlü ismin olması o filmin hayatımda izlemek talihsizliğine uğradım en berbat, en sıkıcı film olmasını engellememişti. İçime afakanlar bastı.
Oscar’a aday gösterilecek denilen “Güle Güle” yi de televizyonda izledim, yani bu kadar basit, bu kadar sıradan bir filmi insan aday göstermeye utanır. Kusura bakmasınlar ama Hollywood’un ta 1940’lı yıllardaki romantik komedileri bile Güle Güle’yi 40’a katlar.
Ya yeteneğiniz yok işte, kendinizi boşuna zorlamayın, film çekmek zorunda mısınız?
"Türk filmleri son yıllarda büyük gişe hasılatı yapıyor" diyenler olacaktır. Eee, Recep İvedik'e gülecek kadar ayılar çok demek ki. Adam filmde kendi klonunu(!) görüyor, hoşuna gidiyor!
Ya da 'yemekteyiz' yarşımasında gördüğüm üzere 'borç' çorbasının ne olduğunu bilmeyen ve 'acaba borç almış da, geri vermemiş de, falan da, filan da" diye düşünüp taşınan; Brezilya'yı Afrika kıtasında zanneden çok kültürlü(!) insanlarımız tabii bayılacaklar Türk filmlerine...böyle başa, böyle tarak...
Kalıcı Bağlantı
Yorum (13)
Yorum yaz!
Hürriyet gazetesinin yazarları " bizi susturmak istiyorlar" diye ağlamaya başlamışlar.
Kendi gruplarına ait olan tv'deki muhabbet tellallığı programlarına "bu kokuşmuşluktur" deyince umurlarında olmuyor, gözlerini, kulaklarını kapatıyor, duymazdan geliyorlardı.
Kanaltürk susturulduğu, yöneticileri hapse atıldığı zaman da üç-beş satırla geçiştirdiler. kendi meslekdaşları Emin Çölaşan susturulduğunda patronlarından yana tavır aldılar, bu yıl Ankara'da geceleyin Cumhuriyet bayramı kutlamaları yasaklandığında da Hürriyet'te tek satır yoktu!
Ama sıra kendilerine gelince ağlıyorlar: Bizi susturuyorlaaar!
Kokuşmuşluğun bir özelliği de sadece ucu kendine dokunan kokuşmuşluğa tepki göstermek, sadece işine gelen kokuşmuşluğa ses çıkartmaktır. Bir kokuşmuşluk Hürriyet gazetesinin köşe yazarlarını rahatsız etmiyorsa, kokuşmuşluk değildir. 
Ha, bir tanesi de "Hürriyet susturulursa Türkiye susar" gibisinden bir laf etmiş, yok yaaa, biz de inandık! Hem korkmayın Hürriyet gazetesine bir şey olmaz, onca vefat ilanı, satılık emlak, kiralık emlak, reklamlar, kim kimle ne yapmış dedikoduları, çıplak popolar, Paris Hilton'un verdiği frikikler gibi 'okunmaya değer(!) yazıları okumaya meraklı çok enayi var.
Hele ben şahsen, Hürriyet kapanırsa çok üzülürüm! Alya'nın o gün neler yaptığını, ishal filan olup olmadığını nereden öğrenirim? 
Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!
Bir televizyon kanalında evlilik adı altında karı - kız pazarlamak üzere, bu işlerde tecrübeli muhabbet tellalı aranıyor.
Ücret ratinge göre tayin edilecek olup çok yüksektir.
Başvurular: PTV
P harfinin neyin kısaltılmışı olduğunu sormayın
Evet kokuşmuş toplum, kokuşmaya devam...
Kalıcı Bağlantı
Yorum (11)
Yorum yaz!
Çölde kumdum.
Rüzgâra âşık oldum.
Bir araya geldik.
Masallardaki kadar uzun sürmedi bu birliktelik.
O rüzgârdı gidecekti. Ben kumdum kalacaktım.
Ne idi beni ona bağlayan? Hareketin ta kendisi oluşu mu? Yoksa bendeki hareket özlemi mi? Ne olduğunu bile anlamaya vaktimiz olmadı bu birliktelikte.
Ne onu durdurabildim, ne de ben arkasından gidebildim. O rüzgârdı ancak önünde savrulabildim.
Gâh o beni savurdu, gâh ben onu meşgul etmek için bin türlü gösterim yaptım. Ama olmadı. Meltem dozunda sükûnetli bir gününde, gideceğini söyledi ve fırtına hızında gitti.
Arkasına bile bakmadan, yoluna devam etti. Bense onu gördüğüm ilk yerden biraz daha ötelere savrulmuş olarak, lime lime arkasından baka kaldım.
Çölde kumdum. Rüzgâra âşık oldum.
O gitti, ben savruldum.
Yazan: K. Mükremin BARUT
2 MART 2006 - ANKARA
Kalıcı Bağlantı
Yorum (5)
Yorum yaz!
Sorumluluk duygusu çok önemli, insani ve (cüzdani değil
)vicdani bir duygudur. Sorumluluk sahibi olanlar bir aileyi, oturduğu apartmanı, sokağı, bir toplumu hatta bir ülkeyi ileri götürürler, geri değil. Yıkılmasına değil, iyi olmasına, şerrine değil, hayrına çalışırlar. Başarsalar da -ki genelde başarırlar- en azından vicdanları rahattır.
Fransız devrimini, Ekim devriminin başarıya ulaşması için sorumlu vatandaşlar, sorumluluk duygusu taşayan insanlar - sadece adlarını tarihe yazanlar, öncü olanlar değil, adlarını hiç bilmediğimiz, ünlü olmamış olup, Paris komününde vurulan garip bir sokak satıcısı ya da Çar'ın sarayının kapısının önünde elinde tırpanla can veren köylü kadın dahi- da ön ayak olmuşlardır, yoksa tek kişiyle, tek bir yazarla, sadece Rousseau ile ya da sadece Lenin'le ya da sadece Mustafa Kemal Atatürk'le hiçbir hareket, hiçbir devrim başarıya ulaşamazdı. Ev kadınından, sokaktaki simitçiye, öğrenciye kadar sorumluluk sahibi kişilerin de o hareket içinde yer alması gerekir.
"bana dokunmayan yılan bin yaşasın" zihniyeti ile ise toplumlar çöker.
Sorumluluk sahibi olan bir komşu küs olduğu bir komşusunun dairesinden bile gaz kokusu gelse, kapılarını çalar, kendisi çalmak istemese bile yöneticiye, diğer komşulara çaldırtır. Böylece bir faciayı önler.
Sorumluluk duyan bir yurttaş sokak kenarında yaralı köpeği veya kediyi veteriner kliniğine yetiştirir.
Sorumluluk duygusuna sahip vatandaş, insanların gözlerinin içine baka baka yapılan REZALETLERE SES ÇIKARTIR. "Amaaann bana ne! Üstüme vazife mi?" demez.
" Kötülerin kazanması için iyilerin seyirci kalmasının yeterli olduğunu " bilir.
Değil sade vatandaşlar, gazetedeki köşe yazarları bile toplumdaki rezilliklere ses çıkarmıyorlarsa, artık o toplum iflah olmaz. Bitmiştir, iflası, çöküşü yakındır.
Başbakan "kimse dokunulmaz değildir" derken, "madem kimse dokunulmaz değil, bırakın size de dokunalım, dokunulmazlıkların kaldırılmasını istemeyen siz ve sizin partiniz değil mi?" diye niye manşetler atılmıyor?
Niye "Deniz Feneri burada, savcılar nerede!" diye kazan kaldırılmıyor?
Niye hiç kimse " televizyonda alenen, açık-seçik izdivaç programı altında karı-kız pazarlanıyor!" diye yaygara kopartmıyor? Bu önemsiz bir sorun mu?
Sonbahar modası, filanın selülitleri, falanı kiminle başbaşa yakaladık haberleri(!) -haberse- daha mı kıymetli? Bu tür yazılarla topluma daha çok faydanız mı dokunacak yoksa aldığınız yüksek maaşlarla, dizilerde izlediğimiz şaşaalı evlerde oturmak için ÜÇ MAYMUNU oymak mı gerekiyor?
Tamam içi jakuzili, saunalı villalarınızda rahat bir yaşam sürüyorsunuz, kızınız, oğlunuz zaten yurt dışında, sabah yürüyüş yapıp, eve gelip kuş sütü eksik sofrada kahvaltı ederken, Boğaz'ı seyredip Brezilya kahvenizi yudumluyorsunuz, sonra da en son model laptopunuzda " kedim bugün çok hasta" yazısıyla sevgili okurlarınıza karşı olan sorumluluğunuzu da yerine getiriyorsunuz daha ne olsun değil mi?...
Köşe yazarları 'blog' ile 'gazete' arasındaki farkı ya bilmiyorlar ya da işlerine gelmiyor. Onlar bilmiyor olabilir, gazetelerin sahipleri, yazı işleri müdürleri de mi bilmiyor? Koskoca tirajlı gazeteler 'blog' gibi kullanılıyor, okurlar da okur değil sanki 'blog arkadaşları'. Bir blogcu sayfasına " tüm gün yağmur yağdı, canım çok sıkkın, " diye boş yazılar yazabilir, içini dökebilir, çünkü o blog, gazete değil. Ama bir gazetenin köşe yazarının gazeteyi blog gibi kullanmaya hakkı yoktur. Aldığı parayı hak edecek ciddi, okunmaya değer yazılar yazmalı, topluma mesaj vermeli, öncülük etmeli, bir yaraya parmak basmalı, çözüm önerilerinde bulunmalıdır. Cesur olmalıdır, sorumluluk duygusu taşımalıdır. Toplumun gözü önündeki cereyan eden yanlışlar söz konusu olduğunda, cüzdanının değil, vicdanının sesine kulak vermelidir. 'kral çıplak diyebilmelidir'.
Uğur Dündar " Akıl almıyor sayın seyirciler Gazze'deki katliamı insanlar seyrediyor" diyordu.
İyi de, senin haber müdürü olduğun kanalda, 'izdivaç' adı altında insanlar ömürlerinde hiç görmedikleri heriflerle, kadınlarla, telefonla konuşup, 5 dakika içinde evlenmeye karar veriyorlar! Hem de her gün !
Sen de bunu seyrediyorsun
Köşe yazarı olmadığı, elinde bir gazetede yazar olmak gibi bir gücü olmamasına rağmen, birçok blog sahibinin blogu bu gazetelerden daha ciddi ve sorumluluk taşıyan yazılarla dolu. Örnek isteyene onlarca blog örneği verebilirim.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!

Ekranda görüp resmini çizdiğim, günde 5 vakit namaz kılan, mümine görünümlü bacım hayatında hiç tanımadığı heriflerle telefonla yani canlı yayında konuşurak, az ötedeki sandalyede oturan kızına koca bulmaya çalışıyor.
Onun ve sunucunun adaylarla aralarında geçen konuşmadan birkaç cümleyi aynen not ettim:
- Ne iş yapıyorsun?
- Fayans ustasıyım...
- Evin var mı?
- Öbür talipleri de görelim öyle !
- Atla gel dolmuşa, yarım saatte gelirsin!...
- Kel misin, göbek var mı göbek?
Sunucunun dediğine göre programı o kadar başarılı ki, " ana, babalar kızlarının elinden tutup, ekrana koca bulmaya çıkartıyorlar. Ne övünülecek şey!
Programın adı izdivaç olabilir, programın adı evlilik olabilir ama evlilik böyle olmaz. Sizler bu şekilde mi evlendiniz?
Benim rahmetli anam ve babam bu şekilde evlenmemişler. Uzaktan akraba olan babam, bir tesadüf sonucu annemi görürgörmez aşık olmuş. Öyle hemen de evlenmemişler, bir yıl mektuplaşmışlar, babamın anneme aşkını anlatan şiirler hala durur ve bu romantik maceranın sonunda babam annemi dedemlerden istemiş ve evlenmişler. Aşk, sevgi, romantizm olmadan evlilik olur mu?
Evlilik ciddi hatta bazılarına göre kutsal bir müessese olduğu kadar, romantik bir olaydır, öyle olması gerekir. AŞK, SEVGİ olmadan telefonda karşısına çıktığı fayans ustası, duvarcı, manav arasından birini seçmeye çalışmak evlilik değil "karı kız pazarlamaktır!
Bu namuslu teyze kendi mahallesindeki pazar meydanına bir tezgah kurup, kızını oturtsa, 'duyduk duymadık demeyin kızımı satışa çıkardım' dese, gelip geçenler de 'talip' olsalar, onlara evlerini, maaşlarını sorsa bu programdan pek farkı olmaz.
Çocuğunuz "Baba annemle nasıl evlendiniz?" diye sorarsa, "televizyon programına gittim, en fazla maaşı olan ve evi olan kimse onunla evlendim" demek nasıl bir ahlaktır?
İbreti alem pazarlama programında kızın anası konuşmaya devam ediyor:
- En önemli şey Namus! Namus!

Dindar görünümlü kadın, bu şenşakrak pazarlama programının göbek atan sunucusuna "NAMUS NAMUS" derken nasıl bir namussuzluk yaptığının farkında değil mi? Bence her şeyin bal gibi farkında. Şimdi karşımda olsa bunları yazdığım için nasıl da şirretleşip beni dövmeye kalkardı. 
Tıpkı Einstein'ın görelik kavramındaki gibi "görünüşte" NAMUSLU, DİNDAR insanlar, sunucular, yapımcılar böyle devam edin. Bir gün torunlarınız "ya, tüm bu rezaletlere kimse vaktinde bir şey demedi mi? Bize ne kadar KOKUŞMUŞ, ÇÜRÜMÜŞ bir ülke bıraktınız?" diye sorarsa ne cevap verirsiniz bilemem ama zaten sizin gibi kokuşmuş, çürümüş insanların çocuklarının da pek ahlaklı olacağını zannetmiyorum. O yüzden korkunuz olmasın. Sahi siz ahlak nedir bilmezsiniz ki! Sizin ahlak anlayışınızın içine ben turp sıkayım.
Çöp kutusundaki çürümüş kıvırcık yaprakları gibi kokuşmaya devam edin. Bir toplum ne kadar kokuşursa, o kadar çabuk çöker, iflas eder. Kokuşmaya devam.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (8)
Yorum yaz!
Herkese harika bir pazar diliyorum.
Ya, arkadaşlar şu başımızdakileri eleştiren yazılar yazıyorum ya.....
Zehra'cığım korkmuş, 'antartika'cığım başına iş açacak' demiş,
Bu arada aklıma bir de Nasrettin Hoca'nın FİL hikayesi geldi. Çoğunuz bilirsiniz, bilmeyenler olursa diye yazayım kısaca, yazımla ilgisini de altta belirteceğim.
"Timur, Nasrettin Hocanın oturduğu kasabaya koca bir fil getirmiş, "ahan da buna bakacaksınız" demiş. Ama koca fil her şeyi yiyormuş, etrafta ot, fidan, ekili şey namına bir şey kalmamış. Köylüler "Nasrettin hoca, ne olur Timur'a söyle, bu fili başımızdan alsın, besleyemiyoruz". Hoca da "tamam ama bir şartım var, saraya hep birlikte gidelim mazallah padişah kafası kızar da boynumu vurdurur". Köylüler tamam demişler, en önde Nasrettin hoca, tüm köy halkı Timur'un sarayına doğru yola çıkmışlar. Yürürken hoca arkasına bakmıyormuş. Saraya yaklaştıkça herkes birer, üçer, beşer tüyüyormuş! Sarayın kapısına gelince arkasını dönen Hoca ne görsün, kimse yok! Tüm köylüler sıvışmış!
Muhafızlar içeri almışlar, Timur'un huzuruna çıkmış:
- Hoşgeldin Nasrettin Hoca bir dileğin mi var?
- Evet haşmetli hükümdarım, bir dileğim var. Şu bize gönderdiğin fil var ya...
- Evet ne olmuş?
- Gariban çok yalnız, sıkılıyor, bir tane daha gönderin, arkadaşı olsun diyecektim. 
Şimdi konumuzun fil hikayesiyle ne alakası var diyeceksiniz. Çok alakası var. Koskoca Ankara'da akşam cumhuriyet bayramı kutlamaları iptal ediliyor ve Uğur Dündar dahil, CHP dahil, gazetelerin köşe yazarları dahil kimseler ses çıkarmıyor, bir ben ses çıkartıyorum madem, bundan sonra tam tersini yapmaya karar verdim. 
Kalıcı Bağlantı
Yorum (7)
Yorum yaz!
Dün gece tnn forumda bir arkadaş söyledi. İnternette 'Sarı Öküz' diye bir hikaye dolaşıyor. Google'da tıkla, okursun diye. Tıkladım, okudum ve çok beğendim. Saat geç olmuştu, sabah olunca sayfama da yazmak istiyordum ancak yazabildim.
Vaktiyle ülkenin birinde öküzlerle aslanlar bir arada yaşıyormuş. Ama öküzler birbirleriyle harika bir DAYANIŞMA içindeymiş. Her şeyi başkalarından beklemiyorlarmış. Çok dikkatli ve aslanların saldırısına karşı her an tetiktelermiş.
Bu yüzden aslanlar öküzleri yiyemiyorlarmış ve gittikçe açlıktan zayıflamaya başlamışlar. Ne yapsak diye düşünürlerken kurnaz bir tilki gelip bunlara akıl vermiş: Tilki,
" Ben öküzlerin yanına gidiyorum, biriniz yanımda gelin" demiş.
Tilki ve aslan öküzlerin yanına gelmişler. Tilki söze girmiş:
- Ya bu böyle olmuyor, siz de, aslanlar da huzursuzsunuz, aslında aslanlar çok barışseverdirler, sizlerle barış içinde yaşamak istiyorlar yalnız tek bir dertleri var, onu hallederseniz hiç sorun kalmayacak."
- Neymiş dertleri?
- Sizin şu sarı öküz var ya. Aslanlar onu görünce tahrik oluyorlar. Sarı öküzü aslanlara verirseniz sorun kalmayacak. Yoksa size saldırmayı düşünüyorlar. Verin de kurtulun.
Öküzler şaşırmışlar, kafa kafaya verip düşünmüşler ve sonunda bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla 'verelim de kurtulalım' demişler ve sarı öküzü aslanlara vermişler.
Aslanlar öküzü afiyetle yemişler. Birkaç gün herkes rahatmış. Ama sonra aslanlar acıkmış ve tilki yine öküzlerin yanına bir teklifle gelmiş:
- Benekli olanı...
- Kuyruğu uzun olanı...
- Tombul olanı...
- Burnu beyaz olanı...
Öküzler tek tek gidiyormuş. Otlak seyrediyormuş.
Bir gün tilki gelmemiş.
Gerek kalmamış çünkü.
Aslanın kendisi gelmiş.
- Hanginizi istiyorsam, hanginizi canım çekiyorsa onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin!"
Otların arasında tirtir titreyen, tektük kalmış öküzler "keşke sarı öküzü vermeseydik" diye düşünmüşler. Ama iş işten geçmiş.
(Kaynak: Anonim)
Kalıcı Bağlantı
Yorum (11)
Yorum yaz!