Son Yazılarım
Kategorilerim
Arkadaşlarım
Bağlantılarım
O sinema dünyasının Scarlett O’Hara’sıydı...Rüzgar Gibi Geçti'nin unutulmaz yıldızı, kısacık bir ömre unutulmaz film karakterleri sığdırmış, daha 53 yaşında göçüp gitmiş, kırılgan, güzel gözlü kadın...
Asıl adı: Vivian Mary Hartley
Doğum yeri: Hindistan
Doğum – ölüm tarihleri: 1913- 1967 (53 yaşında)
Evlilikleri: Leigh Holman
Lawrence Olivier
Çocuğu: Suzanne Holman Farrington
Takma adı: Vivling
Saç rengi: Koyu kahverengi
Göz rengi: Mavi-yeşil (bir kaynağa göre menekşe)
Kazandığı ödüller: 2 Oscar (Rüzgar Gibi Geçti ve Arzu Tramvayı)
Nerede ve neden öldü: Tüberküloz hastalığından Londra’da evinde öldü.
En sevdiği renkler: Beyaz ve leylak rengi
En sevdiği içki: Cin ve tonik
En sevdiği yazar: Shakespeare
En sevdiği rolü: Myra (Waterloo Köprüsü filminde)
En sevdiği çiçek: Beyaz gül
En sevdiği hayvanlar: Kedi ve köpek (iki kedisi varmış)
İngiliz sinema oyuncusu Vivien Leigh, Cleopatra, Ophelia, Juliet ve Leydi Makbet gibi Shakespeare karakterleri de oynamış, Rüzgar Gibi Geçti’deki Scarlett O’Hara ve Arzu Tramvayı’ndaki Blanche deBois rolleriyle 2 kez en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazanmıştır. Söylenenlere göre birlikte çalışılması güç bir oyuncuymuş. Çok güzel olduğundan dolayı bazen güzelliğinin oyunculuğunun önüne geçtiğinden yakınırmış. En sevdiği rol tahminlerin aksine Rüzgar Gibi Geçti’dekiScarlett O'Hara rolü değil, Waterloo Köprüsü filmindeki balerin Myra rolüymüş. İki kez evlenip, boşanan ünlü oyuncu, uzun yıllar tüberküloz hastalığıyla mücadele etmesine rağmen sonunda bu hastalığa yenilmiş ve 53 gibi görece olarak genç bir yaşta hayata veda etmiş. Ardında unutulmaz filmler ve hayranlar bırakarak…
Kısaca hayat hikayesi:
Annesi de amatör tiyatro oyuncusu olan Vivien Leigh, henüz 3 yaşındayken tiyatro sahnesine adım atmış. Annesi küçük kızını daha o yaşlarda ünlü masal, hikaye yazarlarıyla tanıştırmış, Ve okula başladığında da büyük bir aktris olmak istediğini söylüyormuş. Hindistan’da doğan Vivien’in ailesi daha sonra Londra’ya dönmüş ve küçük kız okula Londra’da devam etmiş. Annesi ve babası tiyatro oyuncusu olmasını desteklemişler ve kızları Londra’daki RADA (Royal Academy of Dramatic Art) Kraliyet Dramatik Sanat Akademisine yazılmış.
1935 yılında The Mask of Virtue isimli filmle bir gecede İngiltere’nin tanınmış bir oyuncusu haline gelmiş. Bu sırada dönemin ünlü oyuncusu Lawrence Olivier ile tanışmış. O sırada her ikisi de evli olan Vivien ile Olivier birbirlerinin cazibesine kapılmışlar. (Sonradan ikisi de eşlerinden boşanmışlar. 1940 yılında ilk eşinden boşanan Vivien, aynı yıl Olivier ile evlenmiş.)
Vivien ve Olivier , birlikte Hollywood’a gitmişler. Her ikisi de kariyerlerine orada devam etmeye kararlıymışlar. Tesadüf o yıl, Rüzgar Gibi Geçti filmi çekilecekmiş ve romanın kadın kahramanı için Hollywood’un ünlü tüm kadın yıldızları bu rolde oynamak için can atıyorlarmış. Pek çok ünlü isim geçerken rol Vivien Leigh’e verilmiş. Sonuçta güzel oyuncu dünya çapında bir yıldız olmuş. Aslında “ben film yıldızı değilim, bir aktristim, film yıldızı olmak sahte bir yaşam, medya için yaşanan sahte değerler, tiyatro aktrisleri ise muhteşem roller oynarlar ve ömürleri daha uzun olur” demiş ve Hollywood’dan pek fazla hoşlanmamış.
Diğer önemli filmleri arasında Waterloo Köprüsü, Sezar ve Cleopatra, Arzu Tramvayı, Anna Karenina’ yı sayabiliriz.
Ne yazık ki, zayıf, kırılgan bir kadın olan Vivien, tüberküloz teşhisi konulmuş, ayrıca uykusuzluk, depresyon gibi şikayetleri de varmış. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi hamileliği düşükle sonuçlanmış ve depresyonları daha da artmış, evliliği çatırdamaya başlamış, Olivier ile sıksık şiddetli kavgalar yaşıyorlarmış.
Karı koca birlikte tiyatro guruplarıyla turnelere çıkmışlar. Turneler sırasında da ikisi arasında büyük kavgalar yaşanmış. Bir ara Elizabeth Taylor'un hastalanıp yarıda bıraktığı bir filmi tamamlamak için Seylan’a gitmiş. Rol arkadaşı Peter Finch’e aşık olduğunu söylemiş. Tiyatro oyunları, depresyonlar, hastaneye kaldırılışlar birbirini takip etmiş. Sonunda 1960 yılında 20 yıllık bu fırtınalı evliliklerini boşanmayla noktalamışlar.
1967 yılında henüz 53 yaşındayken tüberküloz yüzünden evinde düşerek hayatını kaybetmiş. 20 yıllık eşi, tiyatro sahnelerindeki partneri Lawrence Olivier, o sırada prostat kanserinden hastanede yatmasına rağmen eski eşinin yanına koşmuş ve söylendiğine göre aralarında geçen olaylardan dolayı artık yaşamayan eski eşinden af dilemiş. Vasiyeti gereği yakılmış ve külleri İngiltere, Sussex’deki deki evinin yakınındaki göle serpilmiş.
Hakkında yazılmış onlarca kitap, makale ve bazılarını hayranlarının yaptığı web siteleri var. Viv and Larry gibi kimi siteler Vivien ve Lawrence (Larry) Olivier ikilisi için tasarlanmış.
Vivien, Clark Gable ile Rüzgar Gibi Geçti'nin bir sahnesinde...
Allah'ım bu nasıl bir güzellik 

foto: moviesandlife.net
Not: Vivien Leigh'in en sevdiği rolü olan Myra'yı, Waterloo Köprüsü filminin resimli hikayesini sinema-aşk kategorimde okuyabilirsiniz.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!

O belki dünyanın en güzel mavi gözlerine sahip Hollywood yıldızıydı. Paul Newman, 83 yaşında hayata veda ederken, dünya sinemasının efsane yıldızlarından birisi daha kaydı.
Sadece yakışıklı bir aktör değil, usta bir oyuncu, iyi bir eş, baba ve büyükbaba olduğunu da hayatıyla ilgili yazılardan ve çocuklarının söylediklerinden öğreniyoruz. Ayrıca araba yarışlarına tutkundu, hatta 1979 Le Mans' da 2. olmuştu. Tabii ki Oscar ödülleri de var.
Hem Hollywood'un en yakışıklı oyuncusu olacaksınız ve hem de eşinizle bir ömür geçireceksiniz, bu çoğu ünlü aktörün başaramadığı bir şeyken, Paul Newman 1958 yılında evlendiği ikinci eşi Joanne Woodward ile bizim deyimimizle bir yastıkta kocadı. Çok yakışıklı, 'erkek güzeli' denilen bir star olduğu için gazeteciler "nasıl oluyor da sadık kalabiliyorsun?" gibisinden bir soru sorunca "evde biftek varken niye dışarıda hamburger yiyeyim?" diye cevap vermiş.
Paul Newman, yardımseverliğiyle çok taktir ediliyordu. Kendi adını taşıyan salata sosu vs. gibi ürünlerden servet değerinde (200 milyon dolar) paralar kazanan aktör, kendi ürünlerinden kazandığı tüm paranın vergiler düşüldükten sonra yardım kuruluşlarına verilmesini sağlamış. Hasta çocuklar için bakımevleri yaptırmış, Kosova'lı mülteci çocuklara 250.000 dolar, okullara milyonlarca dolar bağışta bulunmuş.
Eski bir sigara tiryakisi olan Newman, akciğer kanserinden tedavi görüyordu, kemoterapi tedavisini kendi isteğiyle bırakmış ve evinde ölmek istediğini söylemişti. Arzu ettiği gibi evinde ailesinin yanında hayata veda etti.
Ünlü filmleri arasında Uzun, Sıcak Yaz, Solak Silahşör, Kızgın Damdaki Kedi, Butch Cassidy ve Sundance Kid, Harry ve Oğlu, Paranın Rengi'ni sayabiliriz.
Hollywood'un ünlü yıldızları bakın onun arkasından neler söylemişler:
Robert Redford: Öyle anlar vardır ki, kelimeler yetersiz kalır. En iyi dostumu kaybettim..
Elizabeth Taylor: O adamı tüm kalbimle sevdim, saf, temiz kalpli biriydi, ailesini, eşini, dünyayı, insanları seviyordu, onunla çalışmak bir keyifti, onun dostu olmak bir ayrıcalıktı, Allah'a bu ayrıcalığı bana verdiği için şükrediyorum.
George Clooney: Çıtayı çok yükseltmişti, sadece aktörler için değil herkes için, çok özleyeceğiz.
Julia Roberts: O benim kahramanımdı.
Hillary ve Bill Clinton çifti de onun bir Amerikan idolü olduğunu söyleyerek, ailesinin üzüntüsünü paylaştıklarını söyleyip, başsağlığı dilemişler.
kaynaklar: wikipedia ve associated press
çeviren: Müjde Dural
Kalıcı Bağlantı
Yorum (5)
Yorum yaz!

foto: www.teilani.de/odb-the Look.jpg
10 Eylül 1960 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Colin Firth, İngiltere dışında tanınmış bir oyuncu değilken, 1995 yılında, Gurur ve Önyargı (Pride and Prejudice) isimli ünlü romandan uyarlanan BBC yapımı 6 bölümlük dizideki Bay Darcy rolüyle bir anda ünlendi, (işin ilginci Firth eski İngilizce’de ‘collenferho - gurur’ anlamına geliyormuş.)ve tüm dünya kadınlarının kalplerini fethetti kısacası Bay Darcy ile özdeşleşti. Herkes, fikir birliği etmişçesine 'Colin Firth, ömür boyu Bay Darcy olarak kalacak' diyor ve kendisi de bunun farkında
Colin Firth’in babası tarih, annesi de din dersi öğretmeni. Anne ve babasının ailesi misyoner olduğundan Hindistan’da büyümüşler. Oyuncunun çocukluğu ise babasının öğretmenlik yaptığı Nijerya’da geçmiş. . Sonra aile tekrar İngiltere’ye dönüyor.
Colin Firth, İngiltere’de tiyatro eğitimine başlıyor. 1984’de ilk filmini çeviriyor. Bu ilk filminin ismi Another Country (Başka Ülke). Daha sonra 1919; Dutch Girls (Hollanda’lı Kızlar); Lost Empires (Kayıp İmparatorluklar); Camile; A Month in the Country (Şehirde Bir Ay); The Secret Garden (Gizli Bahçe); Valmont; Hostages (Rehineler); The Deep Blue Sea (Derin Mavi Deniz) ve daha pekçok sinema ve tv filminde önemli roller alıyor.
1995 yılında, ünlü İngiliz romancı Jane Austen’in yaklaşık 200 yıl önce yazdığı güzel aşk romanı Gurur ve Önyargı’nın televizyon dizisinde yakışıklı, kültürlü, zengin ama fazla kibirli Fitzwilliam Darcy rolünü oynaması teklif ediliyor. İşin ilginci Colin önce rolü reddediyor! Ama bir arkadaşı ‘Sen tıpkı Bay Darcy gibisin, İngiltere'nin en sevimsiz aktörüsün!” deyince kabul ediyor. Ve 6 bölümlük bu dizi yayınlandığı anda sadece İngiltere’de değil tüm dünyada bir gecede ‘Bay Darcy’ olarak üne kavuşuyor. (ayrıntılı bilgi için sinema-aşk kategorimde Aşk ve Gurur'u okuyabilirsiniz)
Dizi o kadar yankı yapıyor ki, Bridget Jones’un Günlüğü filmindeki kadın kahramanın aşık olduğu erkeğin ismi bile Mark Darcy oluyor! Hatta Bridget Jones’un devam filminde kahraman Roma’da Colin Firth ile karşılaşıyor!
Colin Firth üne kavuştuktan sonra The English Patient (İngiliz Hasta); Shakespeare in Love (Aşık Shakespeare); The Last Legion (Son Birlik); Mamma Mia; Donovan Quick (Bir Don Kişot uyarlaması); Conspiracy (Komplo) gibi filmlerde oynuyor. Komplo ile Emmy ödülüne aday gösteriliyor. The Last Legion filminde ise ünlü Hintli yıldız Aishwarya Rai ile başrolleri paylaşıyorlar.
Colin Firth, aynı zamanda bir yazar ve şarkıcı. ‘The Department of Nothing’ isimli bir kitabı var. Kitaplarının gelirini otistik çocuklara bırakmış.
Filmlerinin çoğunda şarkı söylemiş. Örneğin 2008 yılında oynadığı ve ünlü İsveç’li grup ABBA’nın şarkılarının yer aldığı müzikalden uyarlanan sinema filmi Mamma Mia’da şarkılar söylüyor.
Gelelim özel hayatına.
Colin Firth, Valmont filmindeki rol arkadaşı Meg Tilly’den Will isminde bir oğlu var. Daha sonra Gurur ve Önyargı’da Lizzy rolündeki Jennifer Ehle ile de romantik bir ilişki yaşamış ama sonra ayrılmışlar. Tüm dünya kadınlarının hayranı oyuncu İtalyan film yönetmeni ve yapımcısı Livia Giuggioli ile tanışıp evlenmiş, çiftin mutlu bir evliliği ve Luca ile Matteo isminde, 3 ve 5 yaşlarında iki oğulları var.
2006 yılında Fransız dergisi Madam Figaro ile yaptığı bir söyleşide, hayatınızdaki kadınlar kimler sorusuna “annem, eşim ve Jane Austen’ cevabını vermiş.
E, haksız mı, Jane Austen olmasaydı belki hiçbir zaman dünyaca ünlü bir aktör olmayacaktı...
Colin Firth, Afrika’daki kabilelerin haklarını savunan Survival International isimli bir yardım örgütü için çalışıyor. Kongo’ya dönmeleri halinde öldürülebileceklerini söyleyerek, bir grup mülteciye izin verilmesini durduran bir kampanyada çalışmış.
-2007 yılında Peoples Magazine dergisi sanatçıyı ‘Yaşayan En Seksi Erkek’ olarak seçmiş.
-Düğünlerden nefret ediyormuş, düğünlerin kendisini gerdiğini strese soktuğunu söylüyor.
-Boyu 1.87 m.
- Mükemmel İtalyanca konuşuyor. Eşi ve çocuklarıyla İtalya’da yaşıyorlar.
- Kızkardeşi ses eğitmeni, erkek kardeşi sinema oyuncusu.
- Bunlar da Colin’ in bazı sözleri:
“Sabırlı biri değilim, çalışırken insanlar işlerini doğru yapmaz veya başkalarına saygısızlık ederlerse çılgına dönüyorum”
“ 12 yıldan beri adım ‘Bay Darcy’ olarak kaldı, okulda takılan lakaplar gibi üzerimden atamıyorum, neredeyse ismimi Darcy olarak değiştireceğim”
Gerek yok değiştirmesine canım, biz zaten ona Bay Darcy diyoruz...
“ Bay Darcy benim için çok sevimsiz, mendebur biriydi, bu yüzden başta oynamak istemedim, teklifleri aylarca reddettim, sonunda bir arkadaşım “bence bu rolü almalısın çünkü İngiltere’nin en sevimsiz oyuncususun” deyince kabul ettim. Romanda da öyledir, Darcy, nahoş, bencil, kendini beğenmiş, çok sevimsiz biridir.”
- ABBA şarkılarının yer aldığı Mamma Mia’da oynamasına rağmen ABBA’yı sevmiyormuş.
- Colin Firth’in eşi Livia kocası hakkında şöyle diyor:
“ eşime ‘Bay Darcy’ demeleri beni rahatsız etmiyor çünkü evde o benim için sadece Colin”
- Hem Livia hem de Colin Firth, çevre konusunda çok duyarlılar ve evlerini çevre dostu ürünlerle dekore etmeye dikkat etmişler. Kullandıkları arabadan, ampullere, evlerini ısıtma sistemlerine ve yiyip içtiklerine kadar her şeyleri çevre dostu. Büyük davetlere katılmayı da ‘fazla israf yapıldığı’ gerekçesiyle reddediyorlar.
Eeee, ne diyeyim? Tüm bekar hanımlar Bay Darcy'sini bulsun inşallah
kaynaklar: wikipedia; colinfirth.com
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!

31 Ağustos kalplerin prensesi Diana'nın
ölüm yıldönümü...
Rahmetli prensesin müstakbel kayınpederi Mısır'lı el Fayed "Oğlum, Diana
ile evlenecekti, birbirlerini çok seviyorlardı, yüzüğü bile hazırdı,
kraliyet ailesi, İngiliz gizli servisiyle birlikte ikisine komplo kurdu"
diyerek gözyaşı döküyor. Bu arada çok pahalı bu yüzük
kaza günü ortadan kaybolmuş! Dodi el Fayed ise bu yıl "Prensesin çocuklarının hatırı için 10 yıldan beri sürdürdüğü kampanyaya son vereceğini belirtti.
not: Sayfamın sol tarafında 'Prenses Diana' kategorisinde okuyabilirsiniz......
yorum(0) değil, tıklayınca yorumlar gözüküyor....
blogcuda arıza var da..
Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!

foto: www.askmen.com
1973 yılında Hindistan'da dünyaya gelen Aishwarya Rai'nın annesi bir yazar, babası ise deniz biyologu. Bir de mühendis olana ağabeyi var. Okulda başarılı bir öğrenci olan Aishwarya, mimarlık tahsiline devam ederken, bir yandan da modellik yapmaya başlamış. 1994 yılında Hindistan’da yapılan güzellik yarışmasında ikinci olmuş, aynı yıl Miss World Dünya Güzellik Yarışmasında ise birincilik tacını başına takmış hem de fotojeni güzeli seçilmiş. Ve mimarlık öğrenimini bırakıp, sinemaya atılmaya karar vermiş. Kısa sürede hem ülkesi Hindistan'da, hem de tüm dünyada beğenilen, ünlü bir sinema oyuncusu olmuş. Güzel oyuncu Hintli sinema oyuncusu Abishek Bachchan ile evli.
Aishwarya’nın Bollywood yani Hint filmlerinden bazıları şunlar:
Iruvar, Jeans, Taal, Albela, Devdas, Raincoat, Shabd, Umrao Jaan, Guru, Sarkar Raj, Robot.
Hollywood’da oynadığı önemli İngilizce filmleri ise:
Bride and Prejudice, The Mistress of Spices, Provoked, The Pink Panther 2
Bride and Prejudice isminden de anlaşılacağı üzere, Jane Austen’in ünlü romanı Gurur ve Önyargı’ nın Hint uyarlaması oluyor. Ufak bir değişiklikle 'pride' yerine 'bride' yani 'Gelin ve Önyargı'
Haberlere göre Aishwarya, Mümtaz Mahal rolünde oynayacağı bir filmde oynayacakmış. Bilindiği üzere, Mümtaz Mahal, Moğol imparatorunun eşiydi ve ölünce çok üzülen kocası, onun hatırası için ünlü Tac Mahal türbesini yaptırmıştı. (bak. genel kültür kategorisi, Tac Mahal)
Time dergisi 2004 yılında Aishwarya’yı dünyanın “En Etkileyici 100 Kişisi” listesine almış.
Rai, L’Oreal kozmetik firmasının da sözcülüğünü ve modelliğini yapıyor. Ayrıca CocaCola ve ünlü mücevher firması DeBeers' in reklamlarına çıkmış. Şu anda Hindistan’ın en zengin kadınlarından biri olan Aishwarya, Hindu dinine mensup.
Aishwarya, filminde rol gereği öpüştüğü için Hintlileri çok kızdırmış, bunu bir rezalet olarak görmüşler. Aishwarya’nın güzel mavi-yeşil gözlerine gelince, çeşitli yabancı forum sitelerinde gözlerinin gerçekten mavi-yeşil olmadığı, lens olduğunu iddia ediliyor.
Güzel oyuncu, 2007 de, Gurur ve Önyargı dizisinin ünlü aktörü, Bay Darcy'si Colin Firth ile 'The Last Legion' isimli bir filmde oynamış. Altta, Aishwarya ve Colin Firth bu filmin heyecanlı bir sahnesinde...

foto: www.ashwaryarai.org
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!

foto: www.shoppingblog.com
20 Temmuz 1969’da San Fransisco’da doğan Joshua Lee Holloway, Lost dizisindeki James Sawyer rolüyle üne kavuştu, kendisi LOST'un yakışıklısı..
Boyu: 1.87 m.
Saç rengi: Sarışın
Göz rengi: Yeşil
Sevdiği renk: Koyu Mavi
En sevdiği yemek: Tavuk ızgara ve çikolatalı pasta
En sevdiği film: The Shining
İlgi alanları: Gitar çalmak, uzak doğu sporları, motocros, yelken, snowboard
Üç erkek kardeşi olan Josh, genç yaşta sinema oyunculuğuna ilgi duymuş ve model olmak için üniversiteyi bırakmış.
İlk önce Doktor Benny isimli bir komedide rol almış, kısa sürede tv dizileri ve sinemada beğenilen bir oyuncu olmuş ama asıl ününe Lost adlı dizideki James Sawyer rolüyle kavuşmuş.
2005 yılında People dergisi Holloway’i dünyanın en güzel 50 insanı arasında göstermiş, In Touch Weekly isimli bir televizyon dergisi de onu ‘en ateşli erkek oyuncu’ seçmiş, İngiliz OK dergisi okurlarına göre de dünyanın en seksi 17.erkeği. Bildiğiniz gibi bizde de Magnum dondurmalarının yeni yüzü Sawyer oldu. Ayrıca Davidoff’un ‘Cool Water’ isimli erkek parfümünün yüzü de yine Sawyer.
Josh, 2004 yılında Endonezya’lı uzatmalı sevgilisi Yessica Kumala ile evlenmiş. (Hanım hayranları üzülecek, çatlamayın kızlar
). 2005 yılında Hawai'deki evindeyken silahlı bir soyguncu evlerine girmiş ve kredi kartlarını, nakit paralarını ve Mercedes arabayı çalmış ama Josh ve eşine bir zarar vermemiş yine de olay ikisini de sarsmış, sonradan olayla ilgili birisi tutuklanmış.
Altta Josh ve karısı Jessica Kumala...

foto:timeinc.net.
"ne lan bu paçoz şey?
Joch aşkım, şu yerden bitmeyi boşa da, beni al "dediğinizi duyar gibiyim
Kalıcı Bağlantı
Yorum (9)
Yorum yaz!

foto:www.allposters.com
4 Mayıs 1929’da Belçika’da doğan efsanevi yıldız Audrey Hepburn’u şimdiki gençler pek bilmez. Gerçek bir hanımefendi, gerçek bir yıldız ve UNICEF’ in iyi niyet elçisiydi. 20 Ocak 1993’de kanser nedeniyle aramızdan ayrıldı. 23 Nisan1988’ de Çocuk bayramı için ülkemize de gelmişti.
Annesi Hollanda’lı bir baronesti ve akrabaları İngiltere kralı 3. Edward’a kadar giden aristokrat bir sınıfa mensuptu. Babası bir sigorta şirketinde çalışıyordu ve sıksık Belçika, İngiltere ve Hollanda’ya gidip geliyorlardı. 1935’de annesi ve Nazi sempatizanı olan babası boşandılar ve baba aileyi terk etti. Annesiyle Audrey Hollanda’ ya taşındılar, burada baleye başladı ve iyi bir balerin oldu(Yıllar sonra Audrey, Kızılhaç vasıtasıyla babasını bulmuş ve ölene dek ona maddi olarak destek olmuş) 1940 yılında Nazi’ler Hollanda’yı işgal edince, Audrey tehlikeli olabileceğinden annesinin İngiliz soyadını değiştirmiş, Hollanda’yı hem savaş, hem de kıtlık baş gösterince, diğerleri gibi lale soğanlarından un yapıp, bisküvit ve kek yapmayı öğrenmişler. Amcası ve annesinin kuzeni direnişçilere katıldığı için Audrey’in gözleri önünde vurulmuşlar. Audrey de oldukça hastalanmış, Yahudilerin çoluk çocuk trenlere doldurulduğunu da hatırlıyor, sokaklarda misilleme için insanların vurulduğuna tanık olmuş, savaştan sonra baleye devam etmiş ama bir balerin için boyu çok uzunmuş ve savaş sırasındaki yetersiz beslenmeden ötürü bir prima donna olamayacağını düşünerek, oyunculuğu denemeye karar vermiş. Birkaç filmden sonra ilk Hollywood filminde dönemin ünlü jönü Gregory Peck ile Roma Tatili’nde oynamış ve bir anda büyük bir yıldız olmuş. Aslında yapımcılar filmdeki prenses Ann rolü için önce Elizabeth Taylor’u düşünmüşler ama yönetmen William Wyler Hepburn’un deneme çekimlerinden o kadar etkilenmiş ki, onda karar kılmış. Wyler sonradan bu konuda şöyle demiş “Aradığım her şey ondaydı, cazibe, masumiyet ve yetenek ayrıca çok komikti, kesinlikle büyüleyiciydi”.
Daha sonra filmler birbirini izledi, Sabrina filminde William Holden ile romantik bir ilişki kurdular, o sırada Holden evliydi ama Audrey yine de onunla evlenmeyi, çocuk doğurmayı ummuştu fakat Holden’in vasektomi ameliyatı olduğunu öğrenince ilişkiyi bitirdi. Bu arada Altın Küre ve en iyi kadın oyuncu Oscar’ı dahil aldığı ödüller birbirini kovalıyordu. Filmleri müthiş gişe hasılatı getiriyordu ve dönemin en ünlü erkek oyuncularıyla filmler çevirdi. Savaş ve Barış, Öğleden Sonra Aşk, Tiffany’de Kahvaltı, Gigi, Charade, My Fair Lady en ünlü filmlerindendir. Yine Hollywood’un efsanevi aktörü Cary Grant ‘yılbaşında en istediğim şey Audrey ile yeni bir film çekmek’ demişti. Gregory Peck ile de ömür boyu iyi dost oldular. Anne Frank’ın babası Otto Frank, kızının hayatını konu alan filmde Audrey’in oynamasını istese de rol için fazla yaşlı olduğunu söyleyerek reddetti.
Özel hayatında çok mütevaziydi, malikaneler yerine bahçeli evleri tercih etti, ayrıca hayvan sever biri. iki kez evlendi, ilki oyuncu Mel Ferrer, ikinci eşi İtalyan bir doktor olan Andrea Dotti idi. Her iki eşinden bir oğlu oldu. Daha sonra Robert Wolders adlı Hollanda’lı bir aktörle ilişkisi oldu ve ölene kadar onunla birlikte oldular ama resmen evlenmediler. Onunla geçirdiği 9 yılı hayatının en mutlu yılları olarak nitelendiriyor. 2. Dünya Savaşı sırasındaki acı hatıraları, Nazi zulmüne tanıklığı özellikle çocuk sevgisi nedeniyle UNICEF sanatçıyı iyi niyet elçisi olarak görevlendirdi. Fransızca, Hollandaca, İtalyanca ve İspanyolca da konuşabilmesi bu ülkelere yaptığı seyahatler için ayrı bir avantaj sağlıyordu. Hayatının sonuna kadar kendisini savaşlar, kıtlıklar yüzünden açlık çeken, acı çeken çocuklara adadı, mülteci kamplarını ziyaret etti ve UNICEF’in onlara yardım etmesini sağladı. Ülkemiz için de bakın şöyle demiş: “en hoş ziyaretim Türkiye’deki aşı kampanyasıydı, ordu bize kamyonlar verdi, aşılarımızı aldık ve 10 günde tüm ülkeyi aşıladık ” Audrey Hepburn, bağırsak kanseri nedeniyle 63 yaşında aramızdan ayrılan Audrey Hepburn, ölümünden sadece 4 ay önce yine aç ve temiz içme suyu bulamayan çocuklar için Somali’ye gitmiş ve şöyle demişti: “Etopya ve Bangladeş’teki açlığı görmüştüm ama Somali hepsinden beter bir felaketti, böyle bir şey daha önce görmemiştim, her yer mezarlarla doluydu.” Honduras, El Salvador, Gutamela, Sudan’a da giden Audrey “doğağın yaptığı afetleri gördüm ama insan yapımı felaketlerin tek bir çözümü var: Barış” diyor.
Sahi, Audrey Hepburn'ü meşhur eden 'Roma Tatili' filmi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük ilgi görünce, Yeşilçam, 'İstanbul Tatili' ismiyle benzerini çekmişti, Audrey'in rolünü Filiz Akın, Gregory Peck'in rolünü ise Kartal Tibet üstlendi ve filmin sonu orijinal hikayenin aksine, 'mutlu son'la bitmişti, televizyona sıksık gelir, kaçırmayın.
Aklımızda hep o güzel, ceylan gözleri, zarif, çıtıpıtı hem çocuksu, hem 'lady' haliyle yaşayacak. 
Kalıcı Bağlantı
Yorum (6)
Yorum yaz!

foto: imagecache2.allposters.com
Marilyn Monroe, gerçekten intihar mı etti, yoksa cinayete mi kurban gitti? Sonradan yazılanlara göre M.M sürekli olarak takip ediliyordu, dönemin CIA, başkanı Edgar Hoover’in haberi olmadan yellenemiyordu bile. Hoover, komünistlerin ve Marilyn Monroe’nun evinin dinlenmesi, dinleme cihazları yerleştirilmesi için Mafia’yı kullanmıştı. Bu arada, Marilyn’nin evine dinleme cihazları yerleştiren adam hapiste öldü, söylentilere göre ünlü oyuncunun öldürülmesi videoya alınmıştı. Cinayet mahallindeki ilk polis bile onun öldürüldüğünü iddia etmişti, cinayeti örtme teşebbüslerinin hepsi birer kanıttı. Edgar Hoover ve Mafia, Marilyn Monroe cinayetinden doğrudan sorumluydular.
Marilyn Monroe, öldüğü gün yani 4 Ağustos 1962’de psikiyatristiyle görüşmüş, bir ara komşular Robert Kennedy’in evden çıktığını görmüşler, akşam 8’de yatak odasına gitmiş ve masözüne telefon edip çağırmış. Aynı gün, sabaha karşı 4 sularında, Marilyn Monroe’nun yardımıcısı odasından ışık sızdığını görünce bakmış ve ünlü oyuncunun yatağında, çıplak halde uzandığını görmüş, bir elinde telefon ahizesini tutuyormuş, kadın bir şeylerin ters gittiğini anlayıp psikiyatriste tel. etmiş, o da Dr. Engelberg’i çağırmasını söylemiş. Her iki doktor da gelmişler ve Marilyn Monroe’nun öldüğünü söylemişler.
Ölümü tutanaklara aşırı dozda uyku ilacı zehirlenmesi yüzünden diye kaydedilmiş. Kanında 4.5 mg. ve karaciğerinde de 13 mg. barbiturat bulunmuş. Ama ölüm sebebinin zehirlenme olarak geçmesine rağmen, midesinde ve barsaklarında hiç ilaç izine rastlanmamış. Adli tıptan Dr. Sidney Weinberg, Marilyn’in ağız yoluyla herhangi bir ilaç almış olmasının imkansız olduğunu söylemiş. 
Evde hiç şırınga bulunmamış, ayrıca iğneyle uyuşturucu aldığını kimse görmemiş, otopsi raporlarına göre de vücudunda iğne izi bulunmamış, o gün Marilyn’in konuştuğu herkes kadının gayet neşeli ve pozitif olduğunu söylemişler, maddi olarak zaten gayet iyi durumdaymış, sadece aşk hayatında sorunlar yaşıyormuş.
Bilindiği gibi, Marilyn Monroe, dönemin Amerikan başkanı John F. Kennedy ile yasak bir aşk hayatı yaşıyordu, (Kennedy, evli ve 2 çocuk babasıydı). Bu ilişkiyi başkanın kardeşi Robert Kennedy de biliyordu ve Marilyn’i vazgeçirmek istiyordu. Marilyn, Kennedy’nin karısını (Jacklyn) boşayıp, kendisiyle evlenmesini ve ‘first lady’ olmayı umuyor muydu? Bilinmez…belki de böyle bir şeyi umuyordu... Marilyn’in ölüm kağıdını imzalayanlardan Lionel Grandison, “her şey gerçeği örtbas etmek için hazırlanmıştı, gerçek otopsi raporu ortadan kaybolmuştu, Marilyn’in yazdığı ve intihardan hiç bahsetmediği bir not yine kaybolmuştu, ilk polis raporu da kayıptı, bana raporu imzalamam gerektiği yoksa başımın derde gireceğini söylendi, ayrıca oyuncunun ölümünden sonra sorgulanmaları beklenen iki çok önemli tanık ertesi günü ortadan yok oldular!
Marilyn Monroe’yu Kim Öldürdü? (Who Killed Marilyn Monroe?) isimli kitabın yazarı Tony Sciacca’ya göre Amerika başkanını ve kardeşini, yani Kennedy’leri skandaldan korumak isteyen, ihtimal Mafia bağlantılı, sadık bir CIA görevlisi, öldürücü dozda uyku ilacını, makattan enjekte ederek güzel oyuncuyu öldürmüştü. 
Bu konuda başka teoriler de var, bazıları tam tersine bir skandal çıkmasını isteyen sağcıların öldürdüğünü, kimileri Fidel Castro taraftarlarının intikam almak için böyle bir şey düzenlediğini bile iddia ediyorlar. Bazıları da Robert Kennedy’e şantaj yapmak için böyle bir cinayet işlendiğini söylüyorlar.
Bu arada Marilyn Monroe, daha önce 4 kez intihara teşebbüs etmişti, bu yüzden herkes onun intihar ettiğine kolayca inanacaktı. Sonuçta ölüm sebebi ‘intihar’ olarak açıklandı. Ama günümüzde kimse onun intihar ettiğine inanmıyor.
Ünlü oyuncunun esrarengiz ölümünden tam 44 yıl sonra, M. Monroe’nun eski kocası Joe diMaggio’nun kızı June diMaggio, sessizliğini bozdu, 18 Ekim 2006 tarihinde WorldNetDaily.com’daki haberlere göre, ünlü yıldız öldürüldüğü sırada, June’un annesiyle şehirlerarası konuşma yapıyordu, katil veya katiller yatak odasına daldığında ismini söylemişti, annem Marilyn’i kimin öldürdüğünü biliyor ama çok korkuyor. June, pek çok kez annesinden gerçeği açıklamasını istemiş ama annesi ‘hayır, ailemin yaşamasını istiyorum, sizleri tehlikeye atamam’ diye cevap vermiş.
Şu anda 88 yaşında olan Los Angeles savcısı John Miner dahi, Marilyn Monroe’nun bir cinayete kurban gittiğine emin.
Melinda Barclay’ın bu konudaki makalesine göre, olay günü komşular cam kırılması, garip gürültüler ve bir kadının ‘Katiller!Katiller! Sonunda onu öldürdünüz şimdi içiniz rahat etti mi!?” diye bağırdığını duymuşlardı, sonradan bu kadının Marilyn’in en yakın dostu Pat Newcomb olduğu açıklandı, Marilyn’in o gün Beyaz Saray’la telefon görüşmeleri yapmıştı, telefon kayıtları, notları talan edilmiş, yok edilmişti, eve ilk gelen polis gecenin o saatinde (04.00) çamaşır makinesinin ve kurutucunun çalıştığını görerek şaşırmıştı, kırık pencere camı için camcı çağırılmıştı, psikiyatristi Marilyn’in elinde telefon ahizesini tutmasının sebebinin muhtemelen yardım çağırmak için olduğunu söylemişti..
Sonuçta, dünyanın en güzel, en ünlü kadını 36 yaşında hayata veda etmişti. Eski eşlerinden Joe diMaggio'nun Marilyn'in mezarına her ölüm yılında bir kırmızı gül bıraktığı söyleniyor. Hatta ölümünden kısa süre önce ikisinin yeniden evlenme planları yapıyormuş. Joe, bu yüzden onun intihar etmiş olacağına asla inanmıyor.
(Marilyn Monroe'nun hayat hikayesini bilgitreni' nin ' hollywood-starları' bölümünde okuyabilirsiniz)
kaynaklar: geocities.com; trivia.library.com; melinda barclay /çeviren: müjde dural
Kalıcı Bağlantı
Yorum (5)
Yorum yaz!
Gerçek ismi Marilyn Pauline Novak olan, unutulmaz yıldız, 13 Şubat 1933'de Chicago'da dünyaya geldi. Yani şu anda 74 yaşında. (hala çok güzel olduğu söyleniyor). Lisede sonra modellik yapmaya başladı, bir yandan da dişçi asistanı, satıcı gibi işlerde çalışıyordu, bir buzdolabı firması için 'Bayan Derin dondurucu" olarak tanıtım yaptı, 1954'de bir filmde minik bir rol aldı. Colombia şirketinin artist ajanları onu farkettiler ve sahne testine tabii tuttular, stodyo şefi isyankar ve zor bir kadın olan dönemin yıldızı Rita Hayworth'un yerine yeni bir güzel arıyordu, asıl adını değiştirip Kim yaptılar, oyunculuk kurslarına gönderdiler (ki, parasını kendisi ödemek zorunda kalmıştı). Birkaç filmden sonra hayran sayısı çoğaldı.
1955'te dönemin en ünlü erkek oyuncularından William Holden ile unutulmaz Piknik filminde oynayınca, artık meşhur olmuştu, Frank Sinatra ile iki film çevirdi: Altın Kollu Adam ve Pal Joey. İkinci filmde Rita Hayworth da vardı, film icabı iki kadının aşkı arasında kalan Sinatra, daha genç ve güzel olan Kim Novak'ı tercih ediyordu.
1958'de Alfred Hitchcok'un Yükseklik Korkusu'nda aynı anda iki ayrı kadın rolününün (Madeleine ve Judy) başarıyla üstesinden geldi ve bu film ününe ün kattı.
Daha sonraki filmleri o kadar önemli olmadılar. Tifanny'de Kahvaltı filmi için teklifiyse reddettmişti. Piknik filminde ağlaması gereken bir sahnede, "ancak canım yanarsa ağlayabilirim" deyince, yönetmen Kim Novak'a okkalı bir tokat atmış, öyle ki yanağı kıpkırmızı olmuş, bu olay gazetelere yansıyınca film hasılat rekorları kırmış! Gidenler bu sahne için tekrar tekrar gitmişler. (bu ilginç olayı anlatan sayın demotikE' ye çok teşekkür ediyorum)
1991'den sonra beyaz perdede gözükmedi. Ayrıca Şahin Tepesi adlı pembe dizi dahil, pekçok tv film ve dizisinde de oynamıştır.
1995'de Empire dergisi onu En Seksi 100 Yıldız arasına aldı, iki kez evlendi. Halen ikinci eşi veteriner hekim Robert Malloy'la evli. Evi bir yangınla yıkıldı. Pekçok film senaryosu ve bitiremediği özgeçmişinin taslağı yangında yok oldu.
Altta güzel yıldızın resimleri...

Alttaki resmi çocukken Hayat Mecmua'sında görmüştüm, hiç unutmam, bu şahane evin okyanus manzaralı muhteşem bir de banyosu vardı..yıllar sonra ünlü başka birisi satın almış...

Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!

3 Nisan 1924 yılında doğan, 50 ve 60’lı yılların efsanevi sinema oyuncusu ve şarkıcısı, gerçek sarışınlardan Doris Day’in tam adı Doris Mary Ann von Kappelhoff. Şu anda hayvan hakları savunucusu ve bu konuda bir vakfı da olan 84 yaşında bir güzel insan.
Alman göçmeni bir aileden gelen Doris Day’in annesi hayran olduğu ünlü bir sessiz sinema artistinin ismini kızına vermiş. Gençkızlığında dans etmeye merak salan Doris Day, bir kaza geçirince dansı bırakmış ve şan dersleri almaya başlamış. Tanrı vergisi billur gibi tatlı bir sese sahip olan Doris 17 yaşındayken profesyonel olarak sahneye çıkmaya başlamış. Sahne için ‘Day’ soyadını da o zaman almış. Yaşadığı dönem gereği, büyük orkestralarla çalışmış ve ilk büyük çıkışını ‘Sentimental Journey’ adlı romantik şarkıyla yapmış. Şarkıcı olarak ünlenen
Doris Day, sinema dünyasına da adım atmaya karar vermiş ve daha ilk filminde tıpkı şarkı söyleme yeteneği gibi, doğal bir oyunculuk yeteneğine de sahip olduğu görülmüş ve filmler peşpeşe gelmiş. Dönemin en sevilen, en popüler kadın oyuncularından biri olmuş, sarışın, kısa saçlı, masum yüzünden ötürü ‘ebedi bakire’ ismi takılmış. Dramlarda, Alfred Hitchcock’un gerilim filmlerinde olduğu kadar, özellikle Rock Hudson ve Gary Grant gibi dönemin ünlü jönleriyle çevirdiği romantik komedilerle ünü dünyayı sarmış ve kendisine ‘gişe kraliçesi’ diye isim takılmış.

Ünlü olduğu bu dönemlerdeki önemli filmlerinden bazıları: Calamity Jane; Çok Bilen Adam (The Man Who Know Too Much), ki bu filmdeki Que Sera Sera adlı şarkısıyla en iyi film şarkısı Oscar’ını da kazanmıştır; Yastık Sohbeti (Pillow Talk); Ya Sev ya da Terk et (Love Me or Leave Me); (Tea for Two); Frank Sinatra’yla oynadığı Alevli Kalpler (Young at Heart); Kapris (Caprice); Paris’te Bahar (April in Paris)…
1960’ların sonlarında ise devir değişti, artık dönem sevimli, oğlan çocuğuna benzeyen, ebedi bakire Doris Day’in devri değildi. Şarkı söylemeye devam etti ve sonra televizyona geçti. Bu sırada 17 yıllık kocası öldüğünde korkunç bir gerçekle karşılaştı, adam iş ortağıyla birlikte karısının servetini, kazancını har vurup harman savurmuş ve borç içinde bırakmıştı. Doris iş ortağını dava etti ve davayı kazandı.1968’den 1973’e kadar tv’de sevmese de, borçlarını ödemek için Doris Day Şov adlı programı sürdürdü. Şovun şarkısı Que Sera Sera idi.
Daha sonra modası geçmiş yıldızlar kervanına katılmaktan kurtulamadı ve kendisini hayvan haklarıyla uğraşmaya adadı. Vejeteryan olduğu söylenen Doris Day’in yıllarca Los Angeles caddelerinde terkedilmiş veya yaralı bir hayvan görünce hemen arabasını durdurup, yardımına koştu. Doris Day Animal League isimli bir de vakıf kurdu.
1975 yılında hayat hikayesini anlattığı Doris Day: Kendi Hikayesi. (Doris Day:Her Own Story) isimli biyografisinde hayatının dışarıdan görüldüğü gibi pırıltılı olmadığı ortaya çıktı. Tam dört kez evlenen ünlü yıldızın ilk eşi trombon sanatçısı Al Jorden, ile evlendiğinde 17sinde bile değilmiş, boşanmadan sonra Jorden intihara teşebbüs etmiş. Daha sonra bir saksofon sanatçısı olan George Weidler ile evlenmiş, 27. doğum gününde ise Marty Melcher adlı bir film yapımcısı ile evlenmiş. İlk iki evliliğinde göre uzun süren bu evlilikte, Terry isminde bir oğlan çocuğu evlat edinmişler ama kocası çocuğa fiziksel olarak kötü davramış ve yukarıda anlattığımız gibi öldükten sonra karısının borç içinde kalmasına neden olmuş. Son evliliği sanat dünyası dışından biriyle Barry Comden ile yapmış. Comden Doris Day’in en sevdiği lokantanın şefiymiş ama boşandıktan sonra Comden, Doris’in hayvanları kendisinden daha çok sevdiğini iddia etmiş.

Sonuçta hayat hikayesi best-seller oldu. Yıllar sonra, ünlü tv sunucusu Barbara Walters’ın programında kendisine yakıştırılan ‘bakire’ sıfatının nereden çıktığını bilmediğini ve bakireye benziyor muyum? Dedi. 1985 yılında televizyonda Doris Day’in En İyi Dostları (Doris Day’s Best Friends) isimli bir talk show programı yaptı. Tek çocuğunu ise cilt kanseri nedeniyle 62 yaşında kaybetti.
2004 yılında Amerika’nın en önemli madalyası olan Başkanlık Özgürlük Madalyasına layık görülen sanatçı, uçak korkusu yüzünden törene katılamadı ve aynı nedenlerle kendisine verilmek istenen Onursal Oscar ödülünü reddetti.
1990’larda Doris Day’e olan ilgi yenilendi. Sanatçının eski, romantik o güzel şarkılarının DVD’leri çıktı ve büyük ilgiyle karşılandı. 2000’lerin başında eski filmlerinin de DVD’leri yapıldı. Sanatçıyla ilgili pek çok websitesi kuruldu.
Onun hemen bütün filmlerini seyrettim ama ençok Calamity Jane'deki rolünü severim. Frank Sinatra ile oynadığı ve bizde Alevli Kalpler diye gösterilen, 'Young at Heart' ta ve romantik komedilerinde de çok sevmiştim.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Yorum yaz!