CESURLAR BİR KEZ, KORKAKLAR 1000 KEZ ÖLÜR.

YÜZBAŞI CORELLİ' nin MANDOLİNİ

9/2/2009 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER



Daha önce iki kez televizyona gelen bu filmi izlemediyseniz kaçırmayın derim. Gerçek tarihi olaylara dayanıyor ve hem aşk, hem savaş, hem de komedi gibi birbirinden çok farklı konular filmde başarıyla harmanlanmış.Baş rolde yani yüzbaşı Antonio Corelli rolünde  Nicholas Cage oynuyor.  Aşık olduğu kızı ise  Penelope Cruz canlandırıyor.

Film, 1943 yılında geçiyor yani şu kahrolasıca 2. Dünya Savaşında. Nazilerin müttefiki olma salaklığını gösteren İtalyanlar, Alman'ların istedi diye mecburen ufak bir birlikle, minik Yunan adasını Kefalonya'yı işgal ediyor. Durun ama hemen korkmayın! Hani böyle işgale can kurban diyesi gelir insanınSiritiyor 

Küçük İtalyan birliği adada adeta turistik geziye gelmiş gibi davranıyor, halka  yan gözle bile bakmıyorlar. Hele formalite icabı belediye binasını teslim almaları gerektiği için neredeyse yalvar yakar oldukları sahnelerde gülmekten yerlere yatacaksınız. Belediye binasındaki birkaç yaşlı, sevimli ihtiyar kapıyı kapatmış, açmıyorlar, Yüzbaşı Corelli'ye kapıdan bir kağıt uzatıyorlar. Yunanca bilen Corelli kağıdı yüksek sesle okuyor: Canınız Cehenneme!Siritiyor Ama Corelli onları ikna ediyor ve adamlar sonunda söylene söylene binayı terkediyorlar.


Hatta İtalyan askerleri minik adada dans geceleri filan düzenliyorlar, 'Santa Lucia' yı söylüyorlarSiritiyor Yani gerçekten işgalden başka her şeye benziyor. Yüzbaşı Corelli de  her yere sırtında mandolinle gidiyor ve şarkılara mandolinle eşlik ediyor.


Hele küçük İtalyan birliği marş, marş, uygun adım yürüyerek şehre girerken yüzbaşı Corelli, " saat iki yönündeki güzele dikkaaat!" demez mi!Siritiyor Gördüğü de Pelagia (Penelope Cruz) adındaki  Yunan'lı esmer güzeli bir kız.  Ve asker selamıyla selam vererek kızın yanından geçiyor ama Yunanlılar İtalyanca bilmediğinden kimse bunu farketmiyor - biz seyircilerden başkaSiritiyor 

Daha sonra İtalyan Corelli, Yunan'lı Pelagia' ya aşık oluyor.  Kız da elinde mandolini, 'Hayl Hitler' diyen Alman yüzbaşısına 'Hayl Puccini'Siritiyor diye cevap veren bu deli dolu, romantik, savaşı sevmeyen, insancıl,  iyi kalpli ve şakacı genç adama aşık oluyor.

Ama film hep böyle güzel  geçmiyor, aksilik öyle şeyler oluyor ki, müttefik olan İtalyanlar ile  Almanlar arasında ciddi anlaşmazlık çıkıyor, her iki taraf birbirlerini ihanetle suçlayınca, bu sefer adaya Almanlar yani naziler geliyor! (Eyvah dediğinizi duyar gibiyim!)

Tabii Almanlar  adada taş üstünde taş komuyorlar! İnsanlar ölüyor! Ve daha birkaç GÜN öncesine kadar müttefikleri olan İtalyan askerlerini de makinelilerle tarıyorlar! Corelli de tarananlar arasında! Ama öldürmeyen Allah öldürmez denir ya, yaralı olarak kurtuluyor, adadan kaçmayı başarıyor ve savaş bittikten birkaç yıl sonra yeniden adaya dönüyor. Pelagia, kimseyle evlenmemiş onu beklemiştir. Film iki aşığın birbirini gördüğü sahneyle bitiyor. Kalp

Tabii ben çok kısa anlattım, örneğin Pelagia'nın nişanlı olduğundan bahsetmedim. 

Yüzbaşı Corelli'yi  yaralı olarak kumsalda bulunca, sırtına alıp taşıyan ve iyileşince bir tekneyle geceleyin adadan İtalya'ya yani evine gitmesini sağlayan da kızın eski nişanlısı!
Bunu neden yaptığını soran kıza da 'senin beni tekrar sevmen için' diyor. Ama aslında  bunu sadece o nedenle değil, insanlığından yapıyor, çünkü istese onu orada ölüme terketmeyecek kadar asil biri...

Yüzbaşı Corelli'nin Mandoli 'nin kitabı da var. Zaten film, bu romandan sinemaya uyarlanmış. Wikipedia'da olayları inceleyince dehşete kapılmamak elde değil,  Nazi' ler tarihe 'Kefalonya Soykırımı' olarak geçen bir katliam gerçekleştiriyorlar, günler süren bu katliamda 5000 İtalyan askeri öldürülmüş! Film, bu askerlerin anısına adanmış.

Kalıcı Bağlantı Yorum (9) Yorum yaz!

AŞK ve GURUR

5/8/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

Romantizmden hoşlananlar....
Ah, nerede o eski aşklar?” diyenler...
1995-BBC yapımı ve ünlü İngiliz romancı Jane Austen’in ünlü romanı ‘Pride and Prejudice’ (Gurur ve Önyargı) dan uyarlanan 6 bölümlük dizi,  Aşk ve Gurur tam size göre...Gülümsüyor

 Gurur ve Önyargı “ it’s a truth, universally acknowledged that a man in possesion of a good fortune must be in want of a wife” isimli meşhur cümleyle başlıyor, niye mi meşhur? Yapılan bir ankette en unutulmayan roman açılış cümlesi olarak seçilmiş. Anlamı şu: ‘bol paralı, bekar bir erkeğin kendine bir eş aradığı herkesçe bilinen bir gerçektir”.

 Film, 5 yetişkin kızı olan Bennet ailesinin etrafında dönüyor, kızların anasının tek derdi şu; 'Ah, kızlarıma zengin kocalar bulsamSiritiyor romanın sonunda anne, beş kızından üçünü evlendirmeyi başarıyor. Ama bu arada neler, neler oluyor? Romantizm, komedi, heyecan, gurur ve önyargının yol açtığı olaylar, yanlış anlaşılmalar derken sonunda aşk galip geliyor.Kalp

 Dizi, romandaki atmosferi çok başarıyla yansıtmış, Pemberley’in yemyeşil koruları, o güzel göl tek kelimeyle muhteşem, o kadar ki, diziden sonra Pemberley’yi ziyaret eden turistlerin sayısı üçe katlanmış. Zaten onlarca kez filmi/dizisi yapılan bu roman sayesinde, filmin çekildiği yerler turist akınına uğruyormuş. Son çekilen film 2005 yılı yapımı. Lizzy rolünü Keira Knightley oynadı ama ben bu son uyarlamayı pek beğenmedim. BBC'nin 2003 yılı bir anketine göre, Yüzüklerin Efendisi'nden sonra  en sevilen roman seçilmiş. Avustralya'da 15,000 okur arasında yapılan bir ankette de en güzel yazılmış 101 roman listesinin en başında gelmiş.

 Filmin aşıkları Lizzy ve Bay Darcy’yi oynayacak oyuncuları seçmek için 15-28 arasında ön elemeler yapılmış, ön elemeyi başarıyla geçenleri kamera testi bekliyormuş, kostümlü provalar yapılmış ve böyle uzun, titiz elemelerden sonra gerçekten tam o dönemi ve tam o karakterleri yansıtan oyuncular bulunmuş. Elizabeth için Jennifer Ehle, Bay Darcy içinse Colin Firth’ de karar kılınmış. Filmin çekimleri sırasında iki oyuncu arasında gerçekten romantik bir ilişki yaşanmışsa da, bundan medyanın haberi ancak ikisi ayrıldıktan sonra olmuş.

 Oyuncular çekimlere başlamadan önce o dönemin danslarını öğrenmekle kalmamış, ata binmek vs. konusunda dersler almışlar. Bay Darcy’nin saraydan farksız göl kıyısındaki malikanesi için Chesire’daki Lyme Park  seçilmiş. Tüm oyuncuların saçlarının, kostümlerinin, romandaki tasvirleri, dönemi, karakterlerini, maddi durumlarını yansıtmasına önem gösterilmiş.

 Filmdeki göl sahnesi ise 'unutulmaz bir sahne' olarak nitelendirilmiş. Darcy, aşkının karşılık görmemesinden o kadar öfkelenip, üzülüyor ki, içi yanıyor ve ferahlamak için, ceketini çıkartıp, çimlerin üzerine fırlatıyor ve muhteşem malikanesinin gölüne atlayıp, yüzüyor! Sonra üzerinden ıslak giysileriyle, sular damlaya damlaya koruda yürürken, aniden yanıp tutuştuğu aşkı Lizzy'le karşılaşmasın mı! Bu sahneden sonra kadın tv izleyicilerinin yüreklerini hoplatan bir aktör olarak bir anda tüm dünyada üne kavuşmuş!  


İşte karşınızda Bay Darcy, Colin Firth...
bir role insan bu kadar mı yakışır? 

Dizinin yayınlandığı ilk akşam İngiltere’de 10-11 milyon kişi izlemiş. 8 ülke satın almış. Amerika’da 3.7 milyon kişi izlemiş. Filmin VHS kopyası İngiltere’de 2 gün içinde 12.000 tane satılmış, bir hafta içinde 70.000, yıl sonundaysa 200.000’e ulaşmış. CD'ler de birkaç gün içinde 20.000 adet satmış...

Filmin BAFTA dahil pek çok ödüller aldığını söylemeye gerek yok. Ama bu dizi sayesinde yıldızı ençok parlayan Bay Darcy’yi canlandıran Colin Firth olmuş. Başarılı aktörse, sürekli bu diziyle özdeşleştirilmek  istemediğini belirtmiş. (Valla o istediği kadar istemesin tüm kadınlar için o artık Bay Darcy! Siritiyor 

Unutmadan, Aşk ve Gurur filmini Aishwarya Rai, Lizzy rolünde olmak üzere, Hint uyarlaması da yapılmış. İsmi 'Bride and Prejudice'! Yani 'Gelin ve Önyargı' Siritiyor

Sevgili okurlar, Jane Austen'in romanı 1813'te basılmış, hiç evlenmemiş olan ünlü romancı, 1817'de henüz 41 yaşındayken meme kanserinden hayatını kaybetmiş. Romanı yazalı 195 yıl oluyor, dolayısıyla yazdığı romandan uyarlanan filmleri, dizileri görmeye ömrü yetmemiş. Umarım Cennet'ten görüyor ve büyük keyif alarak izliyordur.Kalp
(kaynak: wikipedia) 

Kalıcı Bağlantı Yorum (9) Yorum yaz!

PAN' ın LABİRENTİ

8/7/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

Merhaba, işte geldim..Gülümsüyor Bugün kızkardeşim ve yeğenlerimdeydim, yedik, içtik ve arada bir de film izledik: Pan'ın Labirenti..
Hala izlemeyenler varsa tavsiye ediyorum...
Yalnız sonunda ben de, kız kardeşim de ağladık...Agliyor

Film İspanyol yönetmen Guillermo del Toro'nun ve 3 Oscar kazanmasının dışında 25 ayrı  ödül almış.

Film, fantastik gerçekçilik denen bir  türe sahip, içiçe iki ayrı öykü güzelce harmanlanmış, bir peri masalıyla, faşist Franco rejiminin yaşandığı 1944 İspanya'sında geçen bir öykü...

Kısaca konusu şöyle:

Ofelya isimli küçük kızın annesi hamiledir, kadının ilk kocası iç savaşta ölmüştür ve ikinci eşi zalim, acımasız bir faşist olan yüzbaşı Vidal'dır. Yüzbaşı öyle zalim ki, faşizme direnenlere kerpetenlerle filan işkence yapmaktan zevk alıyor!  Kadın, kızını da alarak kocasının görev yerine gelir. Burada Mercedes adlı bir  hizmetçi kadın ve  doktor faşistlere karşı direnen direnişçilere gizli gizli  yiyecek götürmekte, bilgi sağlamaktadırlar. Mercedes'in  erkek kardeşi de direnişçilerdendir.

O sırada küçük Ofelya, okuduğu peri masallarındaki gibi peygamber devesine benzeyen bir periyle ve sonra Pan'la tanışır, Pan, Ofelya'nın aslında bir prenses olduğunu söyler ve ona dolunay olmadan yapması gereken 3  görev verir, küçük kız bu görevleri tamamlarsa ölen babasının yanına hem de bir prenses olarak dönebilecektir.

Ofelya fantastik bir labirentte ilginç bir yolculuğa çıkarak, görevlerini tamamlamaya çalışırken, annesinin hamileliği tehlikeye girmiştir, kadıncağız bebeğini doğururken ölür, bu arada  yüzbaşı Vidal, doktorun ve Mercedes'in direnişçilere yardım ettiğini öğrenir ve onu öldürür ama Mercedes de Vidal'i bıçağıyla yaralar ve ormana direnişçilerin yanına kaçmayı başarır. 

Küçük kızın son görevi ise yeni doğan minik bebeği de zalim yüzbaşıdan kaçırır, kucağında bebekle Pan'ın yanına gelir, Pan  ona, yapacak son bir şey olduğunu söyler: Sihirli hançerle minik bebekten 2 damla kan akıtması gerekmektedir. Ama küçük kız minik bebekten sadece 2 damla bile ola olsa kan almayı kabul etmez. Pan "sadece 2 damla canı bile acımayacak" diye ısrar etse de minik kardeşini çok seven Ofelya 'hayır, olmaz!' der, o sırada Vidal küçük kızı görür  ve onu da hiç acımadan öldürür.  Ama  Mercedes ve direnişçiler olay yerine gelirler,  zalim Vidal'i öldürürler, bebeği şefkatli bir kadın olan Mercedes alır..minik Ofelya yerde kanlar içinde yatmaktadır...

(not: yukarıki sahnede, yüzbaşı küçük kızı kucağında bebek, kendi kendine konuşuyor olarak görüyor, ama seyirciler olarak biz onun Pan'la konuştuğunu görüyoruz, yönetmen bu iki sahneyi tuhaf olmadan izleyiciye çok güzel aktarmayı başarmış)

Tekrar masal dünyasına döneriz tahtta oturan babası ' Masum birinin kanını akıtmak yerine, kendi kanını akıtarak,  bu zor görevi başardın" der. Küçük Ofelya çok mutludur, periler ülkesine prenses  olarak gelmiş, kral ve kraliçe olan baba ve annesiyle tekrar ve sonsuza dek mutlu olmak üzere buluşmuştur.
   

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

TRISTAN ve ISOLDE

1/6/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

Bu akşam trt1'de Tristan ve Isolde'yi izledim, daha önce seyretmemiştim, operasını biliyordum ama filmi de çok güzeldi. Olaylar ortaçağda geçiyor, Isolde İrlanda'lı bir prenses, Tristan ise İngiliz bir asker, yani birbirlerinin can düşmanılar, bir gün Isolde dadısıyla kumsalda yürürken, savaşta yaralanan Tristan'ı tesadüfen bulur, dadısıyla birlikte onu tedavi ederler ve birbirlerine aşık olurlar. Daha sonra Isolde'in babası iki ülke arasında barış olması için Isolde'yi İngiltere kralıyla evlendirmeye karar verir ama Isolde'in kalbinde Tristan'dan başkası yoktur fakat mecburen bu evliliği yapar. (Ne kötü değil mi?) Gemiyle İngiltere'ye giderken, Tristan'a "kaçalım, kaçır beni, buralardan gideriz, kimse bizi bulamaz, kralla evlenmek istemiyorum" dese de, Tristan, aynı zamanda iyi dostu olan kralına ihanet edemez ve mecburen Isolde kral ile evlenir. Fakat sonunda hislerine kapılırlar ve sıksık Roma köprüsündeki bir kulübede buluşmaya, birlikte olmaya başlarlar, sonunda kralın bir rakibi  bu ihaneti krala ihbar eder, bu hem iki arkadaşın dostluğun, hem de iki ülke arasındaki barışın sonudur, kral önce kızarsa da, Isolde ona tüm hikayeyi anlatınca kalbi yumuşar ve ikisinin birlikte kaçması için bir fırsat verir fakat Tristan kralına sadıktır ve savaşmayı seçer fakat savaşta yaralanır, Isolde'nin kollarında ölürken son sözü "sen haklıydın, hayatın ölümden daha değerli olup olmadığını bilmiyorum ama aşk ikisinden de daha güçlü". Isolde sevdiği adamı buluştukları yer olan Roma köprüsünün altındaki mezarına birbirine sarılarak büyüyen ve sonra ayrılan iki salkım söğüt fidanı diker ve ortadan kaybolur kızı bir daha kimseler göremez. 

 
Filmde  İsolde' nin okuduğu şiirin dilimize İTÜ sözlükte bir çevirisini buldum. (Çevirenin ismi yazılmamış sözlükte sadece bir rumuz olarak geçiyor.)

Orijinal şiirin ismi "The Good-Morrow" ve şairi John Donne.
Oldukça eski bir İngilizce ile yazılmış (16 - 17. asır )


birbirimizi sevmeye başlamadan önce ne yaptığımızı merak ediyorum
o zamana kadar hayattan hiç keyif aldık mı ?
ya da sadece basit hayatlarımızda çocuksu zevkler mi yaşadık ?
yedi uyuyanlar gibi mi yaptık ? (birbirimiz(in) olmadan önce sadece uyuduk mu ? )
evet öyleydi, bu (aşk) olmasaydı tüm zevkler hâyâlden ibaret olurdu
gördüğüm, arzuladığım ya da elde ettiğim tüm güzellikler yalnızca senin yansıman olabilirler

ve şimdi, uyanan ruhlarımıza günaydın
(uyanan ruhlarımız ki ) birbirlerini korkuyla değil...
aşkla seyrederler ve ufacık bir odayı 'her yer'e dönüştürürler.
bırak kâşifler yeni dünyalar bulsunlar ve haritalar yeni dünyalar göstersinler
bizim tek bir dünyamız olsun, her birimizin ayrı ayrı dünyaları 'bir' olsun.

(gözlerine baktığımda) benim yüzüm senin gözlerinde ve seninki benim gözlerimde belirir.
temiz kalplerimiz birbirimizin yüzünde dinlenir
soğuk kuzey ve gün batımının olmadığı daha iyi iki yarımküreyi başka nerede bulabiliriz ?
ölenler, birbirlerine yeterince karışamayanlardır
eğer birbirimize duyduğumuz aşklar birbirine karışırsa,
birbirimizi aynı tutkuyla seversek ve duygularımızdan hiç vazgeçmezsek,
sonsuzluğa ulaşırız.

******

kaynak: İTÜ sözlük; çeviren: hüzündenbozmamutluluk

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

INDIANA JONES 4

22/5/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

INDIANA JONES 4

KRİSTAL KAFATASI KRALLIĞI

Sevgili okurlar, işte merakla beklediğiniz dördüncü maceranın kısa özeti

Film, 1957’de Nevada çölündeki bir konvoy sahnesiyle başlar. Komünist Ruslardan oluşan konvoyun lideri albay/doktor Irina Spalko adlı kadındır. Grup ‘hangar51’ denilen bir yere gitmektedir ve Indiana Jones’u ve arkadaşını da bu iş için kaçırımışlardır. Çünkü aradıkları daha önce Indiana Jones’un üzerinde çalıştığı  büyük güçleri olan bir şeydir. Bu son derece mıknatıslı şey havaya püskürtülen barut izini takip edince ortaya çıkmaktadır. Amerikan ordusunun çok gizli hangara varırlar ve mıknatıs güce sahip sandık açıldığında dünya dışı bir yaratığa ait kalıntılar bulurlar. Ruslar bununla meşgulken, Indiana çöle kaçmayı başarır, üstelik bir nükleer deneme patlamasından da kılpayı kurtulur. (buzdolabının içine saklanarak!) 

Jones üniversiteye döndüğünde, FBI soruşturması yüzünden mesleğinin tehlikeye girdiğini görür, zorunlu izne ayrılması istenir. O sırada  Mutt Williams adlı bir genç yanına gelerek, eski meslekdaşı Harold Oxley’in esrarengiz bir kristal bulduğu için başının derde girdiğini anlatır. Mutt Indiana’ya Harold’dan bir de mesaj getirmiştir, mesajı alan Indiana Jones, Peru’ya gitmeye karar verir.

Peru’ya gidince Harold’un delirip, akıl hastanesine kapatıldığını öğrenir, adamın tutulduğu hücrede Fransisco de Orellana’nın Mezarı hakkında ipuçları bulur. Fransisco, (Akator)El Doradoyu arayan bir kaşiftir ve 1500’lü yıllarda tüm ekibiyle birlikte kaybolmuştur. Indiana mezarı bulur ve orada ‘hangar51’deki gizemli, dünya dışı bir yaratığa ait saf kristal bir kafatası bulur.

Ama Ruslar Indiana’yı ve arkadaşlarını yine bulurlar ve onu Hoxley’i ve Indiana’nın eski sevgilisi Marion’u esir tuttukları kampa getirirler. Burada Indiana Jones, iskeletlerin dünya dışı varlıklara ait olduğunu öğrenir, Ruslar da bunların büyük güçlere sahip olduğuna inanmaktadır. Bu arada Indiana, Mutt’un aslında öz oğlu olduğunu anlar. (annesi de eski sevgilisi Marion'dur)Ruslar, Marion’u öldürmekle tehdit edince, Indiana Hoxley’i onları kristalleri bulduğu yere götürmesi için ikna eder. O arada oğlu Mutt’un yardımıyla yine Rusları atlatırlar, suda da gidebilen bir araçla şelaleden atlayarak, bir mağaraya oradan da Akator Tapınağı’na ulaşırlar.

Tapınakta hazine odasına giden bir büyük bir kapı bulurlar, Indiana, kristal kafatasını kullanarak kapıyı açar,  oda bir Maya taht odasıdır ve tahtlara oturmuş 13 kristal iskelet bulunmaktadır, bir tanesinin  ise kafatası kayıptır. O sırada Indy'nin gözünü para hırsı bürümüş arkadaşının ihaneti yüzünden, Irına Spalko ve Ruslar onları yine bulurlar. İrina, kayıp kafatasını da yerine oturtur ve o zaman yaratık Maya diliyle ve Hoxley'in ağzından konuşmaya başlar, Indiana tercüme eder: Yaratık onlara büyük bir hediye vermek istemektedir.

Spalko, iskeletten her şeyi söylemesini ister o zaman oda sarsılmaya ve ayrılmaya başlar ve kafatasları dört bir yandan Irina’nın gözlerine  bilgi ışıkları saçmaya başlarlar,  kadın bu yaşadıklarından dolayı sarsılmaktadır. Oxley’in aklı tekrar başına gelir ve bu yaratıkların yıllar önce gelip Maya’lara üstün teknolojiler öğrettiklerini anlatır. Tapınak çökmeden önce Indiana ve diğerleri tapınaktan kaçarlar. İskeletler  bir araya gelerek, tek bir uzaylı yaratık halinde canlanırlar. Yaratık Irina’nın gözlerine ışınlar saçarak bakar ve kadını öldürür. Tapınak yerle bir olurken, yerden bir kocaman bir uçan daire yükselir ve gökyüzünde kaybolur.

Indiana Jones evine ve işine geri dönmekle kalmaz üniversitenin arkeoloji bölümünün dekan yardımcısı olur ve Marion’la evlenir. Mutlu son 

Aşağıda filmden sahnelerde filmin 'kötü' Rus doktoru İrina Spalko. (tam bir cadı)

foto: theenvelope.latimes.com

FİLMLE İLGİLİ İLGİNÇ  NOTLAR:

64 yaşındaki Harrison Ford, film için günde 3 saatini jimnastik salonunda geçirmiş, balıktan oluşan yüksek protein ve sebze diyetine girmiş, sahnelerin çoğunda kendisi oynamış, rolü için saçlarını boyatmayı ise reddetmiş, hatta yaşını saklamak yerine, senaryo yazarı Koepp'ten yaş konusuna bol bol gönderme yapmasını istemiş, Ford, böylece Amerikalıların yaşlılık hususunda daha az 'paranoyak' olmalarını yardım ettiğine inanıyor. kötü, Rus doktor Irina Spalko’yu Kate Blanchett oynamış ve film boyunca Rus aksanı İngilizcesi msn sitesine  göre Amerikalıları çok güldürüyormuş. Bu arada  kristal kurukafayı Rusların dünyayı yönetmesi için ele geçirmek isteyen, Stalin yanlısı Irina Spalko'yu oynadığı için Kate Blanchett bir grup komünist Rus tarafından protesto edilmiş, 'Rusya'ya gelmesen iyi olur, yoksa seni döver ve yüzüne tükürürüz' de demişler. Şu anda komünist rejim yıkılmış olsa da aynı grup Harrison Ford'u da protesto etmiş ve 'evinden dışarı çıkmazsa iyi olur' demişler!Yönetmen, Spielberg, Rus askerler için gerçekten Rusça konuşan oyuncularla çalışmış, böylece aksanın otantik olmasını sağlamış. Yapımcı Lucas'ın öğrendiğine göre vaktiyle Stalin de kristal kafataslarıyla ilgilenmiş. Film, New Mexico, insan yiyen karıncalarla dolu Peru’nun balta girmemiş ormanları, Hawai ve Brezilya’nın Iguaçu şelaleleri gibi egzotik yerlerde çekilmiş. Filmin müziğini yapan John Williams.

Indiana Jones 4'le ilgili olarak Lucas'ın aynen şöyle bir lafı var: " Nasıl oluyor bilmiyorum ama sette Harrison Ford, Indiana Jones giysilerini giyip, şapkasını taktığı zaman, sanki bir büyü oluyor ve bu büyü herkese geçiyor, Yıldız Savaşları'nda bile böyle bir şey olmamıştı, böyle ikonik bir kahraman doğmamıştı." 

Kaynak: wikipedia ve bloomberg.com (23. mayıs)Torrey Clark (Russian communists warn Ford to stay home after Indiana Jones); harrisonfordweb

Çeviren: müjde dural

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

TERMINATOR 1

18/4/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

Terminatör, 1984 yılı yapımı ve James Cameron’un yazıp, yönettiği bir bilim-kurgu filmi. Film, makinelerin egemenliğine son verecek çocuğu doğurmasını önlemek için Sarah isimli kadını öldürme göreviyle 2029 yılından dünyaya gönderilen bir siborg ile Sarah’ın ölmemek için verdiği mücadele anlatılır. Filmin büyük başarısı iki devam filminin çekilmesine yol açtı. Terminatör 2 – Kıyamet Günü (Jujgement Day) ve Terminatör 3- Makinelerin Yükselişi (Rise of the Machines).

 

 Gelelim konusuna:

 

 2029 yılına gelindiğinde dünyayı artık makineler idare etmektedir, tüm kontrol onlardadır. Ve makineler, insanları yok etmektedirler. Makineleri yenecek tek kişi vardır, John Connor. Bu yüzden makineler bu adamın doğmasına engel olmak için, zaman makinesiyle geçmişe yani 12 Mayıs 1984 yılına dönüp, çocuğun annesini Sarah Connor’u(Linda Hamilton) öldürecek bir siborgu (terminatör =Arnold Schwarzenneger) dünyaya yollarlar. Terminatör’ün tek amacı vardır yani: Sarah’ı yok etmek.

 

 

 

Ancak, terminatörün bu görevini engellemek üzere insalar da Kyle Reese(Mihcael Biehn) adında bir adamı aynı gün geçmişe gönderirler, Kyle’ın görevi de Sarah’ı terminatörden korumaktır.

 

 Terminatör insan değil, duygusuz ve acı hissetmeyen bir makine olduğundan onu durduracak hiçbir şey yoktur,  vücudunun dış kısmı tıpkı insan gibidir ve istediği herkesin şeklini alabilmekte, kadınsa kadın sesiyle konuşabilmektedir, hiçbir silah onu öldürmemektedir,s silahla vurulsa bile vücudunda açılan kurşun delikleri birkaç saniye sonra kapanmaktadır, dünyaya gelince ilkönce Sarah’ı bulmaya çalışır, telefon rehberinden onun tanıdıklarına ulaşır, hepsini öldürür,  sonra Sarah ve Kyle’ı öldürmeye çalışır, müthiş kaçıp-kovalama sahnelerinde polisler ne olduğunu anlamaz ve Sarah ile Kyle’yi tutuklarlar, Kyle onlara tüm olanları anlatırsa da, polisler bu olağanüstü hikayeye tabii ki inanmazlar, uyduruyor sanırlar.

Terminatör ise karakola gelir, yoluna çıkan herkesi öldürür tabii ki..Sarah ve Kyle bir motele saklanırlar orada birbirlerine aşık olduklarını anlarlar..o gece terminatör onların izini bulur, Kyle’yi yaralar, terminatör bir tankerle onları takip etmektedirler, onlar da tankeri havaya uçururlar, terminatör alevler arasında kalır, tam öldü sanırlarken, terminatör metal iskelet halinde alevlerin içinden ayağa kalkararak, yine ikisini takibe koyulur!

 

 

 Kyle, terminatöre bomba atarak bacaklarını kopartırsa da, kendisi de bu arada hayatını kaybeder artık Sarah tek başına kalmıştır…terminatör bacaksız bir halde, sürüklenerek yine Sarah’ı takibe koyulur, ama sonunda Sarah, terminatörü hidrolik pres makinesında ezmeyi başarır. Yokediciyi yok etmiş ve kurtulmuştur.

 

 Sarah, Kyle’dan hamile kalmıştır ve doğuracağı çocuk, gelecekte insanları robotlardan kurtaracak olan çocuktur!..

 

 Terminatör, tüm dünyada büyük yankı yaptı ve 78 milyon $’ın üzerinde gişe hasılatı yaptı. James Cameron, terminatör fikrini Meksika’da hastayken gördüğü bir rüyadan esinlenerek yarattığını belirtmiş. Ayrıca, başka birkaç tv filmi (The Outer Limits,  Soldier,  Demon with a Glass Hand) ile de benzer temalar taşıyormuş. Yine birkaç bilimkurgu romanda ( I Have No Mouth ve I Must Scream, Second Variety, John’s World) geçen temalara da benzediği belirtiliyor. Cyborg 2087 isimli filmde de, tarihi değiştimek için geçmişe gönderilen bir makine anlatılıyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

KASABANIN SIRRI

27/3/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

Uzun yıllar önce izlediğim bu film o kadar komikti ki, eğer tv'ye gelirse, sakın kaçırmayın derim. Hele Anthony Quinn'in de başrolde oynadığını söylersem...

 

Hemen konusunu kısaca anlatayım:

 

2. Dünya Savaşı...faşist Mussolini, bildiğiniz gibi Almanlarla müttefik olmuş.... ve bu tablo içinde şarapçılıkla geçinen küçücük bir kasaba Santa Vittoria...Anthony Quinn, salak gibi görünen ama cin gibi, şakacı, dobra bir tip...adı da komik Bombolini!..

Almanlar'ın kasabaya geleceği duyulunca kasabalıları bir telaştır alıyor: 100.000 şişe şarapları var ve Almanlar bunlara el koyacaklar diye şarapları nereye saklasak diye düşünüyorlar, vaktileri de yok, sadece bir günleri var! Sonunda düşünüp, taşınıyorlar ve şarapları uzaktaki bir mağaraya gizlemeye karar veriyorlar...ama Almanlar da aptal değil, hepsini saklarsak şüphelenirler, diye az bir miktarı saklamayıp, bırakmayı da akıl ediyorlar..

 

Unutulacak bir sahne değil, tüm kasabalılar, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, kasaba meydanından, ta tepedeki mağaraya kadar sıralanıyorlar...şarap şişeleri elden ele, elden ele mağaraya gidiyor, çok hızlı olmaları lazım...gece bile uyumuyorlar...arada yorgunluktan şişelerin kimi düşüp kırıyorlar...ve sabah olup da Alman askerleri kasabaya gelmeden, sevinerek, kırmızı bir kurdele bağladıkları son şişeyi de yine elden ele mağaraya yolcu ediyorlar!!

 

Sabah şapşal bombolini, yüksek bir su kuyusuna çıkmış, elinde beyaz badana 'Kahrolsun Mussolini' yazısının üstünü kapatmaya çalışıyor, Almanlar görüp de kızmasınlar diye..

Ama daha yazıyı kapatamadan beklenen askerler geliyorlar, aşağıdan bir Alman askeri bağırıyor Bombolini'ye

 

- Sen, ne yapıyorsun orada?

- Hiiiiç, yazıyı siliyorum...

- Kim yazdı onu?

- Beeeen...

 

İşte böyle biri Bombolini!...neyse, lafı uzatmayayım, Almanların başındaki akıllı bir subay var, adam ille tutturuyor, hesap kitap yapıyor, sizin şaraplar bu kadar olmaz, nerede bu şarapların gerisi? diye...

Kasabalılar mecburen vallahi, billahi hepsi bu kadar...bu sene pek hasat olmadı falan, filan bunları uyutmaya çalışıyorlar...ama Alman yutmuyor..tutturuyor...saat bilmem kaça kadar şarapların yerini söylemezseniz, aranızdan rastgele 5 kişi seçin getirin! diyor...bu 5 kişi belli ki fena dayak yiyecek, işkence görecek!...

 

Bombolini ve kasabanın ileri gelenleri bu tehdite karşı harika bir çözüm bulmakta gecikmiyorlar. Verilen süre dolunca, daha önce Almanlarla işbirliği yapan, beş tane faşisti bulup, yaka paça getiriyorlar, adamlar bağırıyorlar...'imdat, biz sizden yanayız!' filan diye...ondan sonra Almanlar bunları içeri tıkıyorlar, bir güzel dayak!... eh, düşmanla işbirliği yapar mısınız? İlahi adalet işte...ama adamların sesleri ayyuka çıktıkça, Bombolini ve kasabalılar bile acıyorlar...

 

Sonra, Almanlar, cephede yenildiklerinden, kasabadan gitme vakitleri geliyor, kasabalılar sevinçten neredeyse göbek atacaklar, gözlerinden 'bir an önce gitseler' bakışı okunuyor, yine de köprüyü geçene kadar, ayıya dayı diyecekler ya, o misal, kasabanın tam ortasındaki meydanda yalancıktan saygı icabı diziliyorlar, Almanlar gidecek ya, bir de havuz vardı yanlış hatırlamıyorsam... her neyse, Alman subay Bombolini'yle vedalaşıyor...tabii Almanlar kasabalıların mahsus bıraktıkları 3000 şişe şarabı da alıp götürüyor...subay Bombolini'ye şöyle diyor:

 

- Üzgünüm Bombolini, sizi şarapsız bırakıyoruz.

 

Bombolini de sırıtarak cevap veriyor:

 

- Önemli değil canım, nasılsa geride daha 100.000 şişe var! he, he, hee.....

 

Alman subayı mosmor!! Ama yapacak bir şey yok çünkü müttefikler yaklaşıyor, kaçmak zorundalar...

Ve...Almanlar geldikleri gibi motorsikletlerine, ciplerine binip kös kös gidiyorlar. Kasaba halkı onların uzaklaşmasını bekliyor ve  Hurrraaaa....başta Bombolini bizim halay çekmemiz gibi, herkes neşeyle oynamaya başlıyor...Anthony Quinn'in kasabanın meydanındaki neşeli dansını asla unutamayacaksınız....ah, ne hoş filmdi, nur içinde yat Anthony Quinn..

Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

YÜKSEKLİK KORKUSU

27/3/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

 

 

(VERTİGO)

San Fransisco’da yaşayan dedektif  Scootie, (James Stewart) ortağıyla birlikte bir binanın çatısında  suçluyu kovalarken, ortağı aşağı düşüp ölünce, Scootie psikolojik olarak yükseklik korkusuna (tıp dilindeki ismiyle vertigo) yakalanır ve polislikten emekliliğini ister. Pencereden bakarken bile başı dönmekte, korkmaktadır. Kız arkadaşı Midge’e bunu şöyle anlatır:

 

Scootie: Geceleri rüyamda arkadaşımın çatıdan düştüğünü görüyorum, onu kurtarmaya çalışıyorum ama yapamıyorum!..

 

 Scootie’nin eski bir okul arkadaşı olan Gavin Elster(Tom Helmore), onun yükseklik korkusundan emekli olduğunu öğrenir, Scootie arkadaşına ‘ merdiven tırmanamadığını, pencerelere yaklaşamadığını’ söylemiştir. Elster,  Scootie’yi özel dedektif olarak tutmak ister,   karısı Madeleine(Kim Novak) i takip ettirecektir.  Sebebi de, eşinin bir çeşit akıl hastalığına yakalandığından veya bir başkasının ruhunun karısının ruhuna geçtiğini düşünmektedir.

 

 Elster: Sanki başka biri, yıllar önce ölmüş biri karımın ruhuna girmiş, karım uykuda gibi, ona bir şey söyleyince beni duymuyor, evden çıkıp gidiyor, akşama kadar gelmiyor, nereye gittiğini sorunca gölün kenarında oturdum diyor, karımın kendine zarar vermesinden korkuyorum..

 

 Böylece Scootie, kadını takip etmeye başlar, kadın Carlotta Valdes adındaki bir kadının mezarını ziyarete gider, Carlotta yıllar önce intihar etmiş biridir, Madeleine tıpkı Carlotta gibi giyinmekte ve sokaklarda sanki uykudaymış gibi dolaşmaktadır. Scootie, bu tuhaf, ama beri yandan çok güzel sarışın kadının cazibesine de kapılmıştır. Bir gün yine kadını takip ederken, kadın aniden, kendisini tıpkı yıllar önceki kadının yaptığı gibi denize atar, Scootie peşinden suya atlar ve bitkin kadını evine getirir. Kadın kendine gelir,

Madeleine: Buraya nasıl geldim? Ne oldu?

Scootie: Şey, San Fransisco körfezine düştün, giysilerin şöminenin orada , birazdan tamamen kururlar, ben de elimden geldiğince saçlarını kurutmaya çalıştım,

Madeleine: Çok teşekkür ediyorum

 

 Madeleine ve Scootie arkadaş olurlar, kadın ona hep ‘birisi benim ruhumu ele geçirdi, ölmem lazım’ gibi şeyler söylemektedir, bir gün Madeleine ve Scootie, dev Sekoya ağaçlarını görmeye giderler, yolda kadın Carlotta’nın geçmişinin kendisini rahat bırakmadığını, rüyasında aziz San Juan Batista kulesini gördüğünü anlatır, arabayla kulenin oraya giderler, aşağıda gezerlerken, aniden Madeleine çan kulesine tırmanır. Scootie yükseklik korkusu yüzünden merdivenleri çıkamaz, ve kadının kulenin tepesinden kendini aşağıya bıraktığını görür.

Scootie, dehşet içindedir, otopsi yapılır, Scootie’yi kadının ölümünden dolayı ihmalle suçlarlar ama kocası ona üzülmemesini söyler “Madeleine’i kimin öldürdüğünü ikimiz de biliyoruz” diyerek onu Carlotta’nın hayaletinin öldürdüğünü ima eder. Arkadaşına üzüntüsünden kurtulmak için her şeyi satıp, San Fransisco’dan gitmesini tavsiye eder. Scootie ise hala Madeleine’e aşıktır ve büyük bir bunalıma girip, hastaneye kaldırılır. Eski kız arkadaşı Midge (Barbara bel Geddes) ona bu zor günlerinde yardımcı olmaya çalışmaktadır.

 

 Daha sonra Scootie, Madeleine’in gezdiği yerlerde dolaşmaya başlar, böyle bir gün tıpkı Madeleine benzeyen bir kadın görür, kadının adı Judy Barton’dur, gerçi kadın daha kabasaba biridir ama yine de Madeleine’ı çok andırmaktadır. Scootie kadını oteline kadar takip eder ve hikayesini öğrenir:Kız, Kansas’lı basit biridir, berbat ilişkilerden sonra San Fransisco’da geçinmeye çalışmaktadır. Scootie otelden ayrıldıktan sonra, Judy Scootie’ye bir mektup gönderir, mektupta vaktiyle Elster ile ilişki yaşadığını ve Elster’ın karısını öldürtmeyi planladığını tüm gerçeği yazmıştır ama sonra pişman olup, mektubu yırtar.

 

 Scootie Judy konusunda psikolojik bir takıntı yapmıştır, onunla romantik bir ilişki kurması imkansızdır çünkü kafasından hala Madeleine’i atamamaktadır, yine de Judy’nin tıpkı Madeleiene gibi giyinmesini ister. Önce itiraz eden Judy sonunda bunu kabul eder.

 

 Judy tıpkı Madeleine gibi giyinir, saçını, makyajını aynı onun gibi yapar ve kadının evine gider, Scootie de orada beklemektedir,  birden Scootie’nin dikkatini bir şey çeker: Judy’nin boynunda kırmızı, yakut bir kolye vardır. Madeleine’e ait olan bir kolye! Madeleine, bu kolyenin büyükannesinden ona miras kaldığını söylemiştir.  O halde kolye Judy’de ne aramaktadır? Birden Scootie, kandırıldığını anlar,  Judy ve Madeleine aynı kişidir, o halde kuleden düşüp ölen kadın kimdir? Cevabı öğrenmek için Judy’yi alıp tekrar San Batista kulesine götürür ve ona Madeleine’i kurtarmayı başaramadığı anı tekrar yaşamak istediğini söyler. Belki böylece hastalığından, takıntısından iyileşecektir, kulede Judy'ye her şeyi itiraf ettirir: 

Scootie: O gün kulede senin peşinden merdivenleri çıkamayacağımı biliyordun, tepeye çıktığında yanında kim vardı? Elster ve karısı! Gerçek karısı! Sen değil,  Değil mi! Kadın hayatta mıydı? Çoktan ölmüş müydü!

Judy: Ölmüştü, Elster karısının boynunu kırmıştı.

Scootie: Demek öyle, işi şansa bırakmamış! Demek kuleye çıkınca onu aşağı attınız ve sen de çığlık attın! Karısı rolünü çok iyi oynadın Judy! Karşılığında sana ne verdi?

Judy: Para.

Scootie: Ve yakut kolye! İşte o kolyeyi takmakla hata yaptın Judy! Öldürdüğünüz insanların mücevherlerini takmamalılsın! Neden bu iğrenç cinayetiniz için beni seçtiniz?

Judy: Elster senin yükseklik korkun olduğunu biliyordu, o yüzden! Sen bir kurbandın, ben de bir araç, ama seni sevdim, gerçekten sevdim!..

 

 Scootie çok kızgındır, birlikte kulenin ta tepesine çıkarlar, Judy onu sevdiğine yeminler etmektedir, adamı kucaklar tam o anda birdenbire merdivenlerin başında bir şey gözükür, Judy korkar, geri geri giderek yaklaşan gölgeden kaçmaya çalışmaktadır, ta kenara gelmiştir, ayağı kayıp kuleden aşağı düşer, kadının korkutğu gölgeyse çan çalmaya gelen bir rahibedir sadece...Scootie şok içindedir, Judy aşağıda yerde yatmaktadır, Scootie’nin yükseklik korkusunu yenmşitir ama bu ona çok pahalıya mal olmuştur.

 

 SON

 

 

 

Film, Amerikan Film Enstitüsü tarafından En Büyük 100 film arasına girmiştir, 2005 yılında yapılan bir ankette ‘Tüm Zamanların En İyi “ ikinci filmi olarak seçilmiştir, İngiliz sinema dergisi ‘Total Film’s Book’ tarafından da ‘Tüm Zamanların En İyi 100 filmi arasında gösterilmiştir. Bu filmle, Hitchcok, En İyi Sanat yönetmeni dalında Oscar’a aday gösterilmiş, ayrıca en iyi sahne dekoru, en iyi ses dallarında da Oscar’a aday olduğunu belirtelim. Tüm filmlerinde yaptığı gibi Alfred Hitchocok 10 dakika süreyle sokaklarda elinde bir çantayla karşıdan karşıya geçerken  görülebilirJ

Dahası, filmdeki sahneler, San Fransisco körfezi vs. kültürel olarak o kadar etkileyici olmuştur ki,  olarak ‘Temel İçgüdü’ dahil pek çok film, dizi film ve müzik videolarında benzer sahneler, etkilenmeler, esinlenmeler görülmüştür.

Hitchock, çoğu filminde olduğu gibi yine ‘soğuk, gizemli’ bir sarışın olan Kim Novak’a Madeleine rolünü vererek sanatçının ününe ün katmıştır. Altta filmden sahnelerde Kim Novak ve James Steward.

 

 

 

 

            

 

filmsite.org ve wikipedia'dan çeviren: Müjde Dural

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

GELECEĞE DÖNÜŞ -1 -

9/3/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

(Back to the Future )

 

 

 

 

 Sevgili okurlar Geleceğe Dönüş, 1985 yılı yapımı bir bilim kurgu güldürüsü. Yönetmeni Robert Zemeciks, yapımcılar arasında Spielberg de bulunuyor. Film, o kadar büyük başarı gösterip, gişe hasılatı yaptı ki, iki de devam filmi çekildi. Ayrıca çizgi filmleri yapıldı. Hollywood’u gezen turistler için özel bir ‘Geleceğe Dönüş’ pavyonu da inşa edildi.

 

 Gelelim konusuna:

 

Marty McFly (Michael J. Fox), Kaliforniya, Hill vadisinde güzel bahçeli bir evde anne, babasıyla yaşayan, 17 yaşında liseli bir genç çocuktur. Doktor Emmet Brown(Christopher Lloyd) isminde biraz çılgın bir bilim adamı olan, bir de komşuları vardır. 26 Ekim 1985 günü, Doktor, Marty’ye çok önemli bir icadını denemek için, ertesi gece saat tam 1.15’de şehirdeki saat kulesinin orda buluşmalarını söyler.  

 

 Bu saat kulesine 30 yıl önce yıldırım çarpmıştır, hatta bu yüzden kulenin yıkık kısmını inşası için okulda para toplanmaktadır. O akşam yemeğinde annesi, eşi George ile nasıl tanıştığını anlatır: babası George’a arabasıyla ezmeye kalkmıştır!

 

 

 

 

Marty babasının gençliğiyle karşılaşıyor!...

 

Gece Marty ve Doktor buluşurlar, doktor De Lorean DMC 12 marka arabasını bir zaman makinesi haline getirmeyi amaçlamaktadır. Söylediğine göre, plutonyumla çalışacak ve 1.21 cigawatlık bir güç gerekmektedir. Plutonyum da dükkanlarda satılan bir şey olmadığından, doktor bunu Libyalı teröristlerden çalmıştır! Zamanda yolculuk yapması için arabanın saatte 88 mil hızla gitmesi şarttır. Arabanın nasıl çalışacağını göstermek için doktor makinenin saatini 5 Kasım 1955’e ayarlar.

 

 

 

 

işte saat kulesine yıldırım çarparken..

 

 

 

Fakat daha arabaya binmeden, öfkeli Libyalı teröristler bir kamyonla oraya gelirler ve doktoru vurup öldürürler. Marty, ne yapacağını şaşırır onlardan kurtulmak için arabaya biner, teröristler onu takip ederken Marty arabayı hızlandırır 88 mile çıkartınca da  kendini 1955 yılında bulur.   

 

 Yine aynı kasabadadır ama daha annesiyle, babasının tanışmadığı ve henüz liseli gençler olduğu bir tarihe gelmiştir. Üstelik babasının gençliğiyle tanışır! Zavallı adam o zaman da yine sınıfın gaddar ve herkesi korkutup, döven tipi tarafından itilip kakılan, kekeleyen, mahcup bir gençtir! Dahası, ağaçlara tırmanıp -ileride eşi olacak -sevdiği genç kızın penceresini dürbünle gözetlemektedir. Marty gözlerine inanamaz: ‘İnanmıyorum babam bir röntgenciymiş!” İşte böyle bir anda kızın babası yani gelecektek kayınpederi Marty’nin babasını ağaçtan düşmek üzereyken görür ve çok öfkelenip arabayla ezmeye kalkar! Marty de bu durumu görünce engellerken yani gelecekteki babasının hayatını kurtarırken, annesinin gençliğiyle de tanışır! Annesi de liseye giden bir gençkızdır hatta Marty’nin gelecekteki çocuğu olacağını bilmediğinden ona birazcık ilgi bile duyar Marty ise nerdeyese ‘sen benim annemsin’ diye ağzından kaçıracaktır ki, kendini zor tutar.

 

 Ayrıca  Marty tekrar kendi zamanına dönmek için doktoru bulmak zorundadır ve sonunda onu bulur ama doktor onun anlattıklarına inanmaz.

“doktor inanın ben 1985 yılından geldim sizin yaptığınız zaman makinesiyle! Şimdi beni tekrar geri göndermek zorundasınız!”

Ama Marty onu ikna eder o zaman doktor sevinir “yaşasın demek başarmışım zaman makinesini icat etmişim iyi ama plütonyumu nasıl bulacağız? Seni geri göndermek için?” der..Biraz düşündükten sonra şöyle bir çözüm bulur, Marty cumartesi günü saat kulesine yıldırımın düşeceğini doktora söylemiştir ve yıldırım anında büyük bir elektrik gücü oluşacak ve zaman makinesi çalışacaktır.

Bu arada doktor ona annesiyle babasının buluşmasını ayarlamasını söyler, çünkü annesi okuldaki yakışıklı başka bir çocuğa da ilgi duymaktadır, doktor ona ‘eğer annen babanla evlenmezse sen doğmaz ve yok olursun!” der.

Marty, heyecanlı ve komik bir sürü olaydan sonra annesinin babasıyla dans etmesini ve ilk kez öpüşerek birbirlerine aşık olmasını sağlar ve böylece kendisi de yok olmaktan kurtulur.

 

 Sonunda büyük gün gelmiştir, akşam saat 10.04’de yıldırım düşmeden önce doktor saat kulesinden arabaya kablolar bağlar..yıldırım düşünce kabloyu elinden bırakcak, Marty de yine 88 km. hıza ulaşınca kendi zamanına geri dönecektir.

 

 Son anda Marty’nin aklına doktorun 1985’de teröristler tarafından öldürüleceği gelir ve acele onu uyarmak için aceleyle adamın cebine bir not bırakır. Doktor bunu oku gelecekle ilgili! Der ama doktor okumak istemez. Marty de doktoru kurtarmak için makineyi 10 dakika erken tarihe ayarlar.

Yıldırım saat kulesine düşer ve doktorun planı işe yarar, Marty 1985’e geri dönmüştür. Ama Libyalı teröristler doktoru yine vururlar, ama akıllı doktor içine kurşun geçirmez yelek giymiştir!

Her şey tam yoluna girdi derken, ertesi gün doktor yine gelir ve Marty’e çocuklarının geleceğiyle ilgili bir konu yüzünden geleceğe gitmesi gerektiğini söyler. Bu macerayı da Geleceğe Dönüş 2’ de okuyacağız.

 

 Filmle ilgili ilginç bilgiler:

 

  • Senaryoyu Robert Zemeckis ve Bob Gale birlikte yazmışlar. Bob Gale, bir gün babasının okul yıllığını bulmuş ve o yıllarda babasının gençliğinde nasıl biri olduğunu, arkadaşları olup olmadığını filan merak etmiş. Daha sonra Zemeckis, projesini çeşitli şirketlere götürmüş.
  • Disney şirketi ve başka pek çok şirket filmi bilmeden de olsa annenin oğlundan hoşlanma temasına değindiği için reddetmiş.Halbuki böyle riskli bir tema seyreden herkesin gördüğü ve kahkahalarla güldüğü gibi rahatsız etmekten ziyade güldürmüştü.
  • Filmin güzel müziğinin bestecisi Alan Silvestri.
  • Doktor rolü için Christopher Lloyd, Albert Einstein ile besteci Leopold Stokowski’nin  karışımı bir tip çizdiğini söylemiş.
  • Michael Fox, film için kaykaya binmeyi öğrenmek zorunda kalmış ve hocalardan ders almış.
  • Marty rolü için Michael Fox, başka bir şov programı yüzünden rolü reddetmiş ve rol Eric Stoltz’a verilmiş, ilk dört hafta Eric ile çekimler yapılmış, sonra devreye Spielberg girmiş, Eric Stoltz’un çok iyi bir aktör olduğunu ama bu rol için uygun olmadığını söylemiş. Eric çok ciddi bir şekilde oynuyormuş, halbuki role tam bir genç çocuk havası katacak biri gerekli olduğundan yeniden Michael Fox’a dönmüşler. Tam o sırada Michael’da tv'deki şov programının takvini ayarlayabilmiş ve film böylece onunla yeni baştan çekilmiş.

kaynak: wikipedia

çeviren: müjde dural 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

İYİ, KÖTÜ ve ÇİRKİN

24/2/2008 · Kategori: UNUTULMAZ FİLMLER

İYİ, KÖTÜ ve ÇİRKİN

(The Good, The Bad and The Ugly)

 Sevgili okurlar, İyi, Kötü ve Çirkin, 1966 yılı yapımı, destansı bir kovboy filmi. Yönetmeni bir İtalyan: Sergio Leone. Ünlü yönetmen Quentin Tarantino bu film için ‘tüm zamanların en iyi yönetilmiş filmi’ dediği de biliniyor. İyi, Kötü ve Çirkin, Bir Avuç Dolar, Birkaç Dolar İçin isimli filmlerin üçüncü ve sonuncusu. Yani 'dollar' üçlemesinin sonuncusu...Filmin İtalyanca ismi ‘Il Buono, il Brutto, Il Cattivo’..Clint Eastwood’un bu üçleme sayesinde dünya çapında bir yıldız olduğunu da belirtelim.

 

Gelelim konusuna:

Film, terkedilmiş hayalet bir kasabada, kelle avcılarının Tuco(Eli Wallach) adlı adama  pusu kurma sahnesiyle başlar, Tuco bu pusudan kaçmayı başarır, daha sonra, kilometrelerce uzakta isimsiz, yatalak yaşlı bir adam tarafından kiralanmış Angel Eyes(lee van Cleef) adlı biri, bir çiftliğe soruşturma maksadıyla gelir, çiftçiyi sorgular, çiftçi  soygundaki adamın takma adınının Bill Carson olduğunu  hatırlar ve Angel Eyes’a patronunu öldürmesi için para teklif eder, Angel Eyes teklifi kabul eder ve çiftçiyi öldürür! Sonra adamın patronunun yanına gider, ona Bill Carson ve altınla ilgili her şeyi anlattır ve akabinde patronunun yüzüne yastık dayayıp, onu da vurur.

 

 Bu sırada Tuco, çölde kaybolmuştur ve karşısına üç kelle avcısı çıkar, adamlar Tuco’yu atından aşağı devirirlerken, Blondie (Clint Eastwood) diye çağrılan, gizemli, uzun boylu bir silahşör belirir ve onlara meydan okur, şimşek hızıyla silahını ateşleyen Blondie adamları vurur, Tuco, Blondie’ye minnetardır ancak onun kendisini sadece ödül almak için kurtardığını öğrenir.

 Blondie, Tuco’yu yetkililere teslim eder, onlar da onu hemen en yakın ağaca asmak üzereyken uzaktan Blondie ipe ateş eder ve Tuco’yu ölümden kurtarır. Daha sonra ikisi gizli bir yerde ödül parasını paylaşmak için buluşurlar, ikili bundan sonra başka bir kasabaya giderler, Tuco yine ödül avcıları tarafından yakalanır, aynı kasabada Angel Eyes da vardır ve altınlarla ilgili bilgi toplamaya gelmiştir, Tuco’nun asılmak üzere olduğunu ama Blondie’nin de elinde tüfekle beklediğini ve onu kurtaracağını anlar, Blondie yine ipe ateş eder ancak bu sefer ipin kesilmesi için iki kez ateş etmek zorunda kalır. Kaçtıktan sonra Tuco çok kızmıştır, ikili bu şekilde kasaba kasaba dolaşıp ödül parasını paylaşmaktadır ama Tuco, işin en zor kısmı kendisine düştüğü için Blondie’ye lanetler okumaktadır, o sırada ıssız çöle gelirler ve Tuco’nun yakınmalarından bıkan Blondie adamı atsız ve susuz çölde bırakır, ödül parasının da tümünü almıştır.

 Angel Eyes ise gömünün peşindedir, takip ettiği ipuçları onu batı sınırına götürür, konfederasyonun ve Birlik’in askerlerinin ayakizlerini takip ederek, gittikçe Bill Carson ile arayı kapatmaktadır..bu sırada Tuco, çölden sağ kurtulup bir kasabaya varmıştır, orada bir silah dükkanından silah alır ve adamın dükkanını da soyar. Blondie’yi takip eder ve onu iç savaşın yaşandığı bir kasabada bulur, birlik askerleri konfederasyonun top atışlarından kaçmıştır..Tuco, otel odasında Blondie’ye pusu kurar ve yakalar, tam Tuco’yu asacakken bir top atışı ile otelin odasının zemini ikiye ayrılır, Tuco kendisine geldiğinde, Blondie kaçmıştır.

 Tuco yine Blondie’nin peşine düşer, Blondie bir başka suçluyla aynı 'yakala-bırak' oyununu oynamaktadır, adam tam asılmak üzereyken Tuco Blondie’ye pusu kurar ve suç ortağını ipte bırakıp, ölmesi için zorlar, sonra da Blondie ile birlikte çölü geçmeye başlarlar, Blondie’nin başında şapka bile yoktur, susuzluktan ölmek üzeredir, Tuco tam Blondie’nin hayatına son verecekken, ufukta bir atlı arabanın yaklaşmakta olduğunu görür, arabayı durdur, içinde konfederasyon askerlerinin cesetleri vardır ama bir tane asker henüz sağdır ve isminin Bill Carson olduğunu ve binlerce dolar değerinde çalıntı altının Sad Hill mezarlığındaki bir mezarda gömülü olduğunu söyler ama mezarın ismini söyleyemeden susuzluktan bayılır…Tuco, adama su getirmeye gider ama döndüğünde adam ölmüştür,  Tuco Blondie’yi öldürmek üzereyken Blondie ona mezarın ismini bildiğini söyler ve bayılır..

 Tuco ölü askerlerinin üniformasını giyer ve neredeyse yarı-ölü olan Blondie’yi  kardeşine ait olan bir kiliseye götürür, Blondie orada iyileşirken, Tuco kardeşiyle geçmişte yaptıkları hatalar konusunda yüzleşmektedirler, Blondie iyileşince, oradan ayrılırlar, yola çıkarlar, bir süre sonra karşılarına bir grup asker çıkar, Tuco toz toprak içindeki askerleri mavi üniformalı konfederasyon askerleri sanıp, onları över ama askerler üstlerindeki tozutoprağı fırçalayınca altından gri üniformalarıyla Birlik askerleri oldukları meydana çıkar ve Blondie ile Tuco’yu esir alıp bir esir kampına koyarlar.

 Kampa vardıklarında Tuco isminin Bill Carson olduğunu söyler, bu Angel Eyes’ın dikkatini çeker, burada olan çeşitli olaylardan sonra, Tuco Angel Eyes’a Sad Hill mezarlığında gömülü altınlardan ve mezarın ismini sadece Blondie’nin bildiğini söyler. Angel Eyes, Blondie ve Tuco’ya altınları bulmak için onlara ortaklık teklif eder, Blondie kabul eder, Angel Eyes ve müfrezesiyle yola çıkar, Tuco ise trendedir ve çavuş onu idam etmeye götürmektedir, yolda Tuco trenden atlar ve çavuşu öldürür.

 Altınların gömülü olduğu mezarlığa gelene dek birçok heyecanlı olay daha başlarına gelir, kelle avcıları Tuco’nun peşine düşer, Federasyon ve Birlik askerleri karşı karşıya gelirler, arada sadece bir göl ve köprü vardır…köprü stratejik olarak çok değerlidir..savaş başlar..Tuco ve Blondie ise hastabakıcı kılığına girip, köprünün altına dinamit yerleştirip, havaya uçururlar..köprü havaya uçmadan önce ölmeleri durumunda birbirlerine bildiklerini söylerler.Tuco mezarlığın Sad Hill olduğunu, Blondie de mezarın Arch Stanton’a ait olduğunu söyler..

 Ertesi sabah, savaş sona ermiş her yer sessizlik içindedir, Tuco ve Blondie yola çıkarlar ancak yolda Blondie ölmek üzere olan bir askerle ilgilenirken, Tuco bir at alıp altınları sadece kendisi bulmak üzere kaçar…

 Tuco binlerce mezarın bulunduğu Sad Hill mezarlığına varmıştır, çılgın gibi Arch Stanton’un mezarını aramaya başlarken, Ennio Morricone’nin ünlü ‘the Ectasy of Gold’ isimli müziği çalmaktadır..sonunda mezarı bulur ancak kazmaya başlamadan  Blondie silahını ona nişan alır, aynı anda Angel Eyes da silahını ikisine doğrultur!..Şimdi üçü de mezarlıktadır..Blondie ise mezarda altın değil sadece çürümüş bir ceset olduğunu söyler..

 Blondie üçünü mezarlığın ortasındaki daire şeklindeki alana getirir, mezarın gerçek ismini bir kağıda yazıp, kağıdı da bir taşına altına koyar. Üçlü bir düello yapacaklardır ve kazanan gömüyü alacaktır. (Tabii nefes kesen, unutulmaz bir Ennio Morricone bestesi eşliğinde…)

Blondie Angel Eyes’ı vurur, Tuco tüfeğinin boş olduğunu görür, bir önceki gece Blondie kurşunları boşaltmıştır, Blondie asıl mezarın, Arch Stanton’un yanındaki ‘isimsiz’ mezar olduğunu açıklar ve Tuco’ya mezarı kazdırır, altınları bulmuşlardır..Blondie, bir ağaç dalına ip bağlar, silah tehdidiyle Tuco’yu ilmeği boynuna geçirmesi için zorlar, Tuco ilmeği boynuna geçirir, Blondie altınların yarısını alır ve atına atlayıp gider, Tuco bağırarak, imdat istemektedir…Blondie aniden döner ve eskiden yaptıkları gibi ipe ateş eder, Tuco kurtulmuştur, kızgınlıkla bağırırken, o da uzaklaşır.

sinema tarihinin unutulmaz üçlü düellosu...müziği hala kulaklarımda...

 Filmle ilgili ilginç bilgiler:

  •  Clint Eastwood:  Filmin ‘iyi’ si ve yakışıklısı, soğukkanlı, kendine güvenli, isimsiz kelle avcısı rolüyle dünya çapında şöhret oldu..altın hırsına rağmen ölmek üzere olan askerlere karşı duyduğu acıma hissi de onun filmin ‘iyi’ si olmasını sağlamıştı, ‘bu kadar çok insanın harcandığını hiç görmemiştim’ demişti..Leone rolü teklif ettiği zaman henüz ikna olmamıştı, yönetmen karısını da alıp Amerika’ya Eastwood’u ikna etmek zorunda kalmış, iki gün sonra aktör rolü kabul etti..
  • Lee van Cleef:  Filmin ‘kötü’ sü olarak o da büyük üne kavuştu, sinsi, kısık gözleri unutulmaz…yoluna çıkan herkesi rahatlıkla öldürüyordu..aslında yönetmen bu rol için Charles Branson’u düşünmüştü ama aktör o sırada başka bir film için söz verdiği için Lee van Cleef’de karar kıldı, işin ilginci başta Cleef’e romantik bir karakter vermeyi düşünmüştü ama sonradan tam tersi bir kişilik verdi..
  • Eli Wallach: Filmin ‘çirkin’i …aynı zamanda seyircinin hakkında pek çok şey bildiği tek karakter..kardeşini, nereden geldiğini, niçin bir haydut olduğunu filan biliniyor oysa Clint Eastwood ve Lee van Cleef  esrarlarını koruyorlar…
  • Filmin ilk ismi ‘İki Muhteşem Serseri’ anlamına gelen ‘Two Magnificent Tramp’ idi ama sonradan Vincenzoni ‘İyi Kötü ve Çirkin’ olarak değiştirdi, Leone de bu ismi beğendi.
  • Film çekimleri sırasında Wallach az kalsın zehirleniyordu, bir set teknisyeni soda şişesinin yanına içi asit dolu bir şişe bırakmıştı ve oyuncu kazara bundan içti. Daha sonra yazdığı özgeçmişinde Wallach, Leone’nin çok iyi bir yönetmen olduğunu ancak aktörlerin güvenliği konusunda çok dikkatsiz olduğunu söylemiştir. Ayrıca at üzerindeki asılma sahnesinde, at ürkünce, oyuncu elleri arkadan bağlı olarak bir süre atın üstünde gitmek zorunda kalmıştı, diğer tehlikeyi ise rol gereği elindeki kelepçeden tren raylarına yatarak kurtulma sahnesinde geçirdi, rol gereği kelepçenin diğeri ölü bir askerin bileğindeydi, Wallach rol gereği ölü askeri tren rayının üzerine koyuyor, kendisi de karşı tarafa geçiyordu, böylece tren geçerken kelepçe kırılacaktı ancak az kalsın vagonlardaki demir basamaklar kafasını uçuracaktı..
  • Filmde pek çok ülkeden oyuncu yer aldı, herkes kendi dilini konuşuyordu, Eastwood, Cleef ve Wallach İngilizce oynadılar ve İtalyanca dublaj yapıldı, İngilizce versiyon için tersi yapıldı bu yüzden dudak hareketleriyle, sesler arasındaki senkronizasyon tam uyuşmadı..(tabii film o kadar muhteşemdi ki kimse bunun farkına varmadı)
  • Mezarlık sahnesine gelince? Gerçekten böyle bir mezarlık var mıydı? Daily Mail(İngiltere) gazetesine göre, Leone istediği gibi bir mezarlık bulamamış, sonunda, teknik ekipteki İspanyol şefinin yardımıyla, İspanyol ordusundan 250 asker iki günde ona istediği gibi bir mezarlık yapıvermiş!..Madrit’in kuzeyinde Carazo’da…
  • Müzik: Ennio Morricone, müziğinde silah sesleri, ıslık sesleri hatta çakal seslerini anımsatan sesler kullandı..her üç karakter için değişik enstrümanlar kullanılmıştı Eatswood için flüt, lee van Cleef için 'okarina', Wallach için insan sesi..filmin müziği dillere destan oldu…Türkiye’deki gösteriminden sonra sokaklarda tüm gençler, çoluk çocuk ‘İyi Kötü Çirkin’in ıslıklı müziğini söylüyordu..

kaynak:wikipedia

çeviren: müjde dural

 

www.bilgitreni.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »